12 Ağustos 2015 YOLA ÇIKIŞ; İLK GÜN:
Kaptan (bendeniz) çalıştı çabaladı; kurslara para vermeden amatör kaptan ehliyetini ( ADB) aldı. Fakat hiç deniz tecrübesi yok.Bugüne kadar sahip olduğumuz tek deniz aracı küçük bir sandal.
Eşim ve ben; iki çılgın ; 33 yıllık evliliğimizin en deli dolu kararını verdik.Tekne seyahati yapacağız ama teknemiz de bizim gibi uçuk bir şey olacak.
Belki de Türkiyede tek olan 8mt lik katamaran bir yelkenli bulduk. Bir günde Antalya'ya gidip satın aldım.Akşam tekneyi kamyona yükledik. Ertesi sabah Riva'da evimizin önünde idi.

Teknemiz güneş enerjisi ile çalışacak.Bu nedenle yelken direğini iptal edip kendi ellerimle iki kişinin yaşayabileceği şekilde bir kabin imal ettim.Oluşturduğum çatının üzerini de komple güneş panelleri ile kaplayacağım.

Uzun zamandır beklediğimiz elektrik motorumuz Almanya dan bir kaç gün önce geldi. Denemek için dalgalı bir günde Riva'dan Kilyos'a gidip geldik. Gidiş geliş 20 millik bir yol.
Güneş panellerimiz ise 6 aylık bir gümrük macerasından sonra nihayet son anda yetişti. Kilyos denememizde panellerin olması gerekenin üçte birini kullanabildik. Geri kalan üçte ikilik paneli bu ilk seyahatten sonra monte ettik.
Gidişimiz dalgalı bir havada 2 saat sürdü. Kilyos sahiline demir atıp 2-3 saat aküleri takviye yapmak için bekledik. Hemen geri dönsek aküler Riva'ya varmamıza yetmezdi.
Dönüş esnasında rüzgar ve dalgalar daha da arttı. Rüzgar karşıdan geldiği için hızımız biraz düştü. Fakat sorunsuz bir şekilde evimize vardık.
Bu deneme seyahati esnasında telefonumuza gelen mesajlara bakmadığımız için yakın bir dostumuzun babasının vefatını ancak Kilyos da öğrenebildik. İlk dersimizi böylece almış olduk ki denizde her istediğimiz zaman istediğimiz yere yetişemiyormuşuz.
Ertesi gün işe koyularak panellerimizin montajını bir kaç günde tamamladık. Fakat sezon neredeyse kaçmak üzere. Biraz daha oyalanırsak bizim seyahat daha da kısalacak ve zorlaşacak. Bir yandan günler kısalıyor, diğer yandan yağışlı ve rüzgarlı günler başlayacak.
Aslında bir gün daha ayırıp herşey tamam olunca Şile ye gidip gelmek istiyorduk fakat zaman iyice daraldı. Eşimle istişare yapıp Şile denemesini iptal ederek esas seyahatimiz için yola çıkmaya karar verdik. Biraz daha gecikirsek yaz bitecek. “Kervan yolda düzülür “ deyip Allah a emanet yola çıktık.

12 ağustos sabah 9 da Riva'dan demir aldık.
Gelinim , oğlum ve torunum bizi yolcu etti.
Deneyeceğimiz seyahat tam bir acemilikler birleşimi olacak; her şey acemi.
İlk korktuğum şey bu acemi halimle İstanbul boğazını geçmek idi. Bir yandan akıntı, bir yandan koca koca gemiler, diğer yandan boğazın iki yakası arasındaki yoğun gemi trafiği.. Çok şükür sıkıntısız bir şekilde geçtik.
Boğazın girişinde , 3. köprünün altında sağ kıyıya (Avrupa) yanaşıp bundan sonra hep sağ tarafı takip ettik. Sağ kıyıya fazla yakın gitmekle hata etmişim. Gezi tekneleri üstüme üstüme geliyorlar.
Hele bir burunu dönerken üçü birden yarışırcasına yanyana karşıma çıktı, onlardan kaçarken kıyıya bir kaç metre kalıncaya kadar yaklaşmak zorunda kaldım.
Karaköy önündeki karmaşadan çok ürküyordum. Burası hep aşırı çalkantılı oluyor ve teknelerin dalgaları eklenince durum daha da ürkütücü olabilirdi. Fakat bugün hava çok güzel. Hiç sıkıntı yaşamadan boğazı bitirip sarayburnunu döndük.
Hanım bol bol sahillerin fotoğrafını çekiyor, ben dümeni dahi bırakamıyorum. Deniz beni büyüledi sanki. Keyfimiz yerinde çok şükür.
İlk gün aküler dolu olduğundan ve akıntı bize yardım ettiği için hedefi biraz uzun tuttuk. Hedefimiz Güzelce veya Gürpınar idi. Riske girmemek için Gürpınar da inşa halindeki marinaya girdik. Bu marina bittiğinde çok güzel olacak. Faaliyete geçince muhtemelen bizim tekneyi buraya almazlar.
Marina kocaman ve her taraf bomboş. İskeleye kolayca bağlanabilirim fakat ben alarga da ( açıkta) demir atmayı tercih ediyorum. Böylece kıyıdan izole olup daha rahat uyuyacağımızı tahmin ediyorum. Bu ıssız yerde gece meraklı kişilerle muhatap olmak istemiyorum. Küçük şemsiye çapayı atıp kıyıya da halatla bağladım.
Gecemiz çok sakin geçti fakat acemiliğin de verdiği tedirginlikle ikimiz de defalarca kalkıp tekneyi kontrol ettik.
------------------------------------------------------------------------------
13 ağustos 2015-- 2. gün
Hava sakin ve güneşli.
Sabah 10 gibi gürpınardan yola çıktık. Bu günkü hedefimiz Marmara Ereğlisi.
Uğrama ihtimalimiz olan limanları önceden “google earth” te inceleyip koordinatlarını haritalarıma kaydettim. Harita dediğim de “ google maps” ten yazıcıya aktardığım A4 ebadındaki sayfalar. Bunların üzerine bazı notlar yazarak aklım sıra iyice hazırlandım. Bakalım ne kadar iş görecekler ?
Yolu uzatmamak için Silivri sahiline yanaşmıyorum. Mümkün olduğunca direkt olarak M. Ereğli ye ulaşmak istiyorum.
Marmara Ereğlisi tamamen BOTAŞ ın hakimiyetinde gibi...
M.Ereğlisi haritada göründüğü kadar bize uygun çıkmadı. Galiba küçük balıkçı barınağını doldurup üzerini otopark yapmışlar. Birkaç balıkçı teknesi de mendireğin sağında kalan sığ kenara bağlanmışlar. Hemen yanında plaj başlıyor.
Biz de mendireğin solunda kalan boş bir yere demir attık. Hemen karşımızda çay bahçesi tarzında kafeterya gibi bir işletme var. Denize inen merdiveni bize de yarar diye düşünüyorum.
Tedbiri elden bırakmayıp yine mendireğin kayalarına halatla bağlanıyorum.
İnternette yaptığım araştırmalarda usta denizciler her zaman bunu tavsiye ediyorlar.
“Ne olursa olsun sahile koltuk atın”
Henüz bunun ciddiyetini kavrayamasam da mümkün olan her yerde sahile halatla bağlanmaya kararlıyım.
Demir atmak için güzel bir yer seçmişim. Bizden başka sadece mendireğe yanaşmış halde , irice bir dip tarama gemisi var. Sol tarafımızda biraz uzakta ise iskeleye bağlı bir kaç adet oldukça güçlü turuncu römorklar duruyor. Bunlar Botaş a gelen büyük tanker gemileri rıhtıma yanaştıran römorklar...
Yolumuz kısa olduğu için biraz erken gelmiş olduk, akşama epey vakit var.
Karşımızdaki kafeteryada “ balık ekmek “ yazıyor. Fırsatı kaçırmayıp balıkla karnımızı doyuruyoruz. Teknede her türlü mutfak imkânımız mevcut. Buzdolabımız, tüplü ocağımız, elektrikli ocak ve su ısıtıcımız... Seyahat etmediğimiz günlerde elektrik ocağını rahatlıkla kullanabiliyoruz.
Buzdolabımız zaten sürekli çalışıyor.
Kafeteryanın merdivenine botla ulaşıp kullanma suyumuzu takviye yapıyoruz. Akşam da sahilde yürüyüş yapıp dönüşte market alışverişimizi de yapınca keyfimiz daha da yerine geliyor.
-------------------------------------------------------------------------
14 ağustos 2015 3. gün
Sabah 10.30 gibi M. Ereğli den demir aldık.
İlk denizcilik dersimizi de liman çıkışındaki feneri geçip sağa dönerken aldık.
Çıkışta sağdaki sığlık fenerine oldukça uzak geçmek gerekiyormuş. Sağ taraftaki burun adeta denizin içinde 100 mt kadar daha sığlık şeklinde devam ediyormuş.
Salmayı kayalara çarptık. Alttan gelen gümbürtü bizi fena korkuttu.
Çarpmanın etkisiyle salmayı tutan 4 koldan ikisi bükülmüştü.
Aldığımız ilk ders sığlık fenerlerinin uzağından geçmek olacak.
İkinci ders ise şu oldu;
Tam fenerin yanından geçerken uzaktaki balıkçı teknelerinden birisi bize doğru el kol hareketleri yapıp bir şeyler söylemişti. Fakat biz ne söylediğini kime söylediğini anlayamadık. Zaten bir kaç saniye sonra da dibe vurduk. Demek ki etrafta birileri heyecanla el kol hareketi yapıp birşeyler söylerse dikkate alınacak !!!
Salmamız seyyar olduğu için elimizle yukarı çekebiliyoruz fakat epeyce sıkışmış. Yukarı çekmek için epeyce zorlandık. Ben kurtulabilmek için ileri geri küçük manevralar yapmaya çalışırken eşim salmayı çekebilmek için çok efor sarfetti. Allah yardım etti, kurtulup yola devam edebildik.
Kumbağ'a doğru yola devam ederken akülerin şarjında bir sorun olduğunu farkettim. Beklediğim seviyede panellerden enerji alamıyoruz. Elektronik mühendisi olmam ve imalat+tamirat konularındaki tecrübelerime güvenerek günlük yaşantımızda pek çok arızaya müdahale edebilme şansımı sık sık kullanıyorum.İncelemelerim sonucunda görüyorum ki hem panellerde hem de şarj kontrol cihazlarında sorun var. Şarj kontrol cihazlarımız aşırı ısındığı için zaman zaman dinlenmeye geçiyorlar. Bu ilk sorunumuz. Bu ilk sorunu çözmek için karşımda bizi serinletmek için kullandığım küçük vantilatörü cihazlara doğru yönelterek iyi sonuç alıyorum. Şimdilik bu ilk sorunumuz çözüldü gibi...
İkinci sorunumuz olan panellerin yarım güçte çalışmasını çözebilmem için bazı panelleri değiştirmem gerekecek fakat şimdilik bu imkân yok. “Kervan yolda düzülür “ derken yedek panelleri almayı unutmuşuz. Şimdilik böyle idare edeceğiz.
Ben ki; yedekli çalışmaya çok önem veririm. Mümkünse herşeyin yedeğini bulundurmaya çalışırım fakat aşırı güvenden olsa gerek yedek panel almayı unutmuşum.
Her neyse; Allah çaresiz dert vermesin. Çaresi olan şeylerden korkmuyoruz.
Kumbağ'a oldukça erken varıp limana girmeden biraz uzak sahilde denizin tadını çıkartıp akşama doğru barınağa giriyoruz.
Gece sorunsuz geçti. Eşim ve ben tedirgin uyuduğumuz için ara sıra uyanıp kontrollarımızı yapıyoruz. O benden daha tedirgin ve dikkatli.
------------------------------------------------------------------------
15 ağustos 2015
Sabah erken demir alıp biraz ilerde güzel bir koy bulup kahvaltımızı orada yapmayı düşündük.
Yanaştığımız kıyı ağaçlık güzel bir yer idi. Fakat solugan dalgalar epeyce iri olduğu için çok rahat edemedik. Kahvaltımızı tamamlayıp denize giremeden yola devam ettik.
Rüzgar ve güneş çok uygun. Akıntı da lehimize oluyor genellikle.
Her gün yola çıkarken kendimize üç hedef belirliyoruz. Yakın – orta - uzun hedefler.
Bu günkü ilk hedef Biga nın kemer köyü, ikincisi şevketiye köyü üçüncüsü ise Çanakkaleye bağlı Çardak.
Her şey olumlu gitti; akşama doğru Çardak a demirledik. Dün kısa mesafe yapıp artan zamanda akülerimizi doldurabildiğimiz için bugün oldukça uzun yol aldık.
----------------------------------------------------
16 ağustos 2015
Sabah 9 da çardak tan demir aldık. Boğazın sol tarafından gitmeyi tercih ettik. Fakat boğaz bitince anladık ki bu tercihimiz pek isabetli olmamış.
İlk sebep; ters akıntılar nedeniyle ana akıntının bize sağlayacağı avantajı iyi kullanamadık. Avrupa yakasından gitseydik ana akıntı bize arkadan iyi bir destek olacaktı. Acemilik burada kendini gösterdi sanırım...
İkinci sebep ise; Ege den Marmaray a çıkan biraz ufak gemiler veya boş olan büyük gemiler sanırım ters akıntıdan faydalanmak için Anadolu sahiline yakın gitmeyi tercih ediyorlar, körfezlerde düz gitmek yerine adeta sahili takip eden bir yay çiziyorlar. Bu durumda bu gemiler hep üstümüze üstümüze geliyorlar gibi bir durum ortaya çıkıyor. Biz de korkudan sahile daha fazla yanaşınca ters akıntıyı karşımıza almış oluyoruz.
Akşama doğru Ege ye çıkıp Yeniköy balıkçı barınağına giriyoruz.
Buraya ulaşıncaya kadar birkaç kere daha salmayı dibe sürtmekten kurtulamadım.
-----------------------------------------------------
17 ağustos 2015
Dün gece Yeniköy limanında çok rahat ettik. Hem çapa attık hemde mendirekteki incir ağacına bağlandık. Allah ın hikmeti; kıyıdan yüzlerce metre uzakta mendireğin kayaları arasında incir ağacı var ve biz hem ona bağlandık hem de bir kaç tane incir yedik. Allah dikenden de büyütenden de razı olsun diyeceğim ama buraya kimse incir ağacı dikmiş olamaz. Diken de büyüten de Allah.
Sabah 10 da Yeniköyden demir aldık. Biraz gittik ki salmadan yine ses geldi.
Artık sahillerden iyice uzak gitmeye kararlıyım. 500 mt açıkta dahi dibe oturduğumuz oldu.
Böyle zamanlarda profesyonel bir navigasyon haritasına sahip olmayı arzu ettim.
En kısa zamanda elektronik derinli ölçme cihazına sahip olmak ta iyi olacak sanıyorum.
Allah tan salmamız seyyar. Eşim salmayı çekmeye çalışmaktan bitap düştü. Bazen ikimiz ancak çekebildik. Bazı yerde dalıp duruma aşağıdan müdahale etmeye çalıştım.
Karar verdik bundan sonra adında “KUM” geçen her yerden uzak duracağım. Eğer sahil çok yassı ve denize doğru giriyorsa orada problem vardır, uzak duracağız.
Deniz üzerinde çok sayıda martının kümelendiği bir alan görürseniz orası sığlık olabilir dikkat!
Dönüşte kararlıyım, bu sahilden uzak Bozcaada ya yakın geçeceğim.
Rüzgar karşıdan geldiği için bugün hızımız düşük .
Akşam olmadan Gülpınar limanına vardık. Liman bomboş. Akşama balıkçı tekneleri doldurabilir diye düşünüp onlardan uzak bir kenara bağlandım. Kısa süre sonra birisinin bağırmasını duyup baktım. Liman görevlisi imiş. Pek te nazik olmayan bir tarzda bağlanmanın ücrete tabi olduğunu söyledi. Fiyatı sordum; “ 50 lira alıyoruz” dedi. Bu söyleyiş şeklinden rakamda pazarlık payı olduğunu hissediyorum fakat gıcıklığım da üzerimde...
50 TL verince ne tür hizmetler alabileceğimizi soruyorum. Örneğin su, tuvalet duş vb.
Hiçbir şey yokmuş. 50 TL alıp gidecekmiş. Makbuz verecekmisin filan diye sormuyorum, keçiliğim tuttu... Halatı çözdüm, limanın dış bölümünde eski bir plaj yerine demirledim yine sahile bağlanmayı ihmal etmedim.
Bu arada şu da kafama takıldı; bugün 17 ağustos, henüz balık yasağı kalkmadı. Fakat balıkçı tekneleri gece boyunca limana giriş çıkış yaptılar. Her gelen tekneyi karşılayan kapalı kasa kamyonetlere kasalar yüklendi gitti. Bu nasıl balık yasağı ? Yasak bitiş tarihi 1 eylül değil mi? Acaba yasak olmayan balık avı yöntemleri de mi var?
---------------------------------------------
18 Ağustos 2015
Sabah 8 de Gülpınardan yola çıktık.
Hedefimiz Ayvalık; yani son durak.
“ Kul plân yapar, felek gülermiş” Bizim plân da biraz sonra kesintiye uğradı.
Babakaleyi geçer geçmez elektrik motorumuz arıza sinyali verdi.
Arıza uyarısı enerji zayıflığını söylüyor. Akü zayıflarsa normal olarak bu alarmı verir. Fakat henüz aküleri zayıflatacak bir enerji harcamış değiliz. Aküleri kontrol ettim, sorun yok. Motora giden kablo üzerinde irice bir soket var. Deniz suyu sıçraması nedeniyle soketin içi oksitlenmiş . Sorunun buradan kaynaklanmış olma ihtimali büyük.
Bu arada hanım yanık kokusu aldığını söylüyor.
Meslek hayatım boyunca bu tür kokulardan sonra ciddi elektriksel sorunlar çıktığına şahit olduğum için özenle araştırıyorum. Her kokuyu araştırır ve mutlaka kaynağını tespit etmeye çalışırım. Bu hassasiyetim sayesinde bir kaç kere yangın tehlikesinden kurtulmuşluğumuz vardır.
Bir keresinde evde ortaya çıkan kokunun sebebini bir saat aramış fakat bulamamıştım. Biraz sonra sokaktan eve gelen kablolar tutuşmuş , mahalleye havai fişek gösterisi sunmuştu. Ahşap olan evimizin yanmasını önlemek için direkten gelen ve yanmakta olan kabloları pencereden uzanıp kesmek zorunda kalmıştım.
Teknedeki kokunun kaynağının bu soket olduğunu düşünüyorum çünkü bakalit soketin üzeri ısı nedeniyle çatlamış. Demek ki sıçrayan deniz suyu iki uç arasında iletkenlik yapıp ısınmaya sebep olmuş.
Soketi iptal edip yerine iki adet irice klemens takıp iyice sarıp sarmaladım. Fakat sorun çözülmedi.
Bu arada deniz dalgalı. Bu uğraşmalar sonucu mide bulantısı başlayacak gibi hissettiğim için
benzinli motoru devreye alıp yakın bir limana kadar gitmeye karar verdik. Bu şekilde Sivrice ye vardık.
Motoru satın aldığımız firma ile irtibata geçip servis mühendisi arkadaşlarla görüştüm. Onların beklentisi motoru kargo ile onlara göndermem idi. Bu ise benim için uzunca bir zaman kaybı ve hayâl kırıklığı olacaktı. Benim tahmin ettiğim bir arıza türü olabileceğini düşünerek servis mühendislerine üst kapağı açıp giriş kablolarına bakmak istediğimi söyledim. “Garantisi geçersiz olabilir “falan gibi birkaç cümle sonunda ben kapağı açmaya karar verdim. İhtiyarlığın verdiği tecrübe bu tahminimi doğru çıkarttı.
Deniz suyu kablo giriş yerinden içeri girmiş ve kablonun ucundaki pabuçları yakarak kabloyu kesmiş. Çantada pek çok çeşit malzeme mevcut. Uygun pabuçlar da var.
Durumu fotoğraflayıp servise gönderdim. Doğrusu bu kadar kaliteli ve pahalı bir motorun bu şekilde basit bir yolla su alıp arıza yapması üretici firmadan beklenmiyecek bir durum idi. Hem soket hem de bu kablo girişi ve üst kapak etrafı mutlaka su geçirmez olmalıydı. Dönüşte bu fikrimi Almanyadaki üretici firma ile paylaşırım sanıyorum.
Pabuçları yenileyip, silikon yardımıyla her tarafı su geçirmez hale getirdim ve şükür ki sonuç iyi.
Bir de motor kafasına poşet geçirip sardım ki dalgadan sıçrayan suları engelleyebilelim.
Tamirat için epeyce vakit kaybettiğimiz için akşama doğru ancak Assos'a ( Behramkale'ye) varabildik. Yorgunluk ta çöktüğü için Ayvalık için kendimizi zorlamamaya karar verdik. Hava biraz daha sertleşmeye başladı. Biraz önce bizi geçip Ayvalık a doğru giden yelkenli de Assos'a geri dönünce biz de geceyi burada geçirmeye karar verdik.
Assos limanı çok küçük ve tamamen dolu gibi idi. İçeri girip tekrar dışarı çıktık. Liman içinde yüzen halatlar serbestçe dolanıp pervane için tehlike yaratıyor. Tonoza bağlanmak için yüzen tipte halat tercih edilmesinin sebebini anlayamadım. Batan tipte halatları yakalamak zor geldiği için olsa gerek kalın kalın yüzen tipte kendir halat kullanmışlar. Bizim gibi acemiler için tam bir tuzak...
Bir km kadar uzaktaki sahile yanaşıp demir attık. Sahildeki zeytin ağaçlarına halat bağlamak üzere botu indirdiğim sırada sahilde sirenleri çalan bir jandarma aracı gördük. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken jandarma aracının birilerini kovaladığını farkettik. İnsanlar tepelere doğru tırmanarak kaçışıyorlardı.
Birkaç gündür kendi tatil dünyamızda haberlerden uzak yaşıyorduk. Şimdi gerçek dünyaya döndük ve göçmen kardeşlerimizin ızdırabına şahit olduk.
Tüm gecemiz diken üstünde geçti. Havuzlukta oturup bir yandan eşimle sohbet ederken bir yandan da sahilde gezinen çok sayıda ışıltıyı takip ediyoruz. Sanıyorum bu zayıf ışıklar cep telefonları olmalı.
Tedirginlikten dolayı sahile çıkıp halat bağlayamadık. Sahilde çok sayıda insan var. Gece bir kaç minibüs geldi ve gitti. Sanki malzeme indirip sonra da hızlı şekilde uzaklaştılar. Birileri sabaha kadar önümüzdeki sahilde sağdan sola, soldan sağa gezinip durdu. Gece boyunca bir tarafta Assos tan gece hayatının renkli ışıkları ve yüksek volümlü müzik sesleri gelirken, diğer tarafta önümüzdeki sahilde zeytin ağaçlarının altında insanlar yaşam savaşı veriyor.
“Zulüm” kelimesinin anlamı aklımıza geliyor ve bu zulme sebep olanlara lanetler yağdırıyoruz.
Sabaha kadar sahildeki hareketlilik devam etti. Biz de uyku ile uyanıklık arasında sabahı ettik.
------------------------------------
19 ağustos 2015
Sabah gün ağarırken Assos tan ayrıldık. Sabahleyin sahiller sessizdi. Göçmenler gece gidebildi mi bilmiyoruz. Biz yola çıkan tekne veya bot görmedik. Sabaha karşı havuzlukta biraz kestirmişiz. Belki o ara gitmiş olabilirler.
Ayvalık adalarına yaklaştık. Rüzgar poyrazdan biraz kuvvetlice esiyor. İlk ulaştığımız adanın sakin bir koyuna demir attık. Deniz pırıl pırıl. Şimdi tatilin tadını almaya başladık.
Sahilde ilginç bir mağara var. Girişi deniz seviyesinden en fazla 20-30 cm yüksekte ve ancak eğilerek girilebilecek kadar, girişin genişliği ise 1,5 mt gibi. İçerisi oldukça derin. Dibini göremedik. Dibe doğru seviyesi azalıyor. En dipte göl olabilir. Deniz içeriye epeyce çöp doldurmuş.
Bu iki saatlik mola bize çok iyi geldi.
Buradan sonra Cunda adası ile Pınar adası arasındaki kanaldan geçip Körfezin iç kısmında Namık Kemal'e demir atmayı düşünüyoruz.
Bizim karaya oturma kaderimiz henüz bitmemiş. Kanala girerken sağımızdan gelmekte olan irice bir motor yat birden durdu.. Biz onlara bakıp ne olduğunu anlamaya çalışırken biz de dibe oturduk. Hem salma hem de dümen palalarımız dibe saplanmış. Diğer tekne kalabalık olan yolcularını denize indirip yükselerek kurtulmaya çalışıyor.
Biz ise salmayı bir türlü çekemiyoruz. Kötü sıkışmış.
Palet, gözlük, şnorkel takıp teknenin altına giriyorum.
Denizin altı çok ilginç. Çizgiler halinde yükseltiler var ve üzerleri midye kaplı. Ayağımda paletler olmasa tabanlarımda çok sayıda kesik olabilirdi. Yaklaşık yarım saatlik deniz altı uğraşısı ve ellerde birkaç midye kesiği ile ite ite tekneyi kurtardım ve salmayı kanal sonuna kadar tekrar indirmeksizin dört gözle zemini kontrol ederek çok yavaş bir şekilde yola devam ettik. Bir daha da buradan geçmemeye karar verdik.
Ayvalık körfezinin girişindeki büyük kanal çok sayıda fenerle işaretlenmiş.Bu kanaldan midilliye çalışan feribotlar ve büyük gezi tekneleri geçtiği için bu fenerler çok önemli. Çünkü acaip sığlıklar var. 50 mt dıştan gitseniz kuma oturma ihtimali var. Burada fener ve işaretlere uymak şart.
Namık Kemal e vardık. Önce limana bir göz atalım dedik. Fakat çok yoğun ve kirli bir yer.
Liman girişinde sağda sahil güvenlik botları, daha sonra yatlar, yelkenliler ve balıkçı tekneleri. İlaveten bir de tersane benzeri tesisler var. Bunlar bir araya gelince memleketimizde kirlilik kaçınılmaz oluyor nedense...
Limandan ayrılıp biraz ileride sahile çok yaklaşmadan küçük çapayı attık. Sahile çıkabilirsek su ve market ihtiyaçlarımızı karşılayacağız. Karşımızda bir semazen heykeli ve yanında da bir çeşme var. Bu çok hoşumuza gitti. İnşallah musluklarından su akıyordur. Geçmişte yaptığımız karavan tatillerinden biliyoruz ki çeşme bir nimettir. Bozburun sahilindeki çeşmeyi hâlâ hatırlarız. Gerçekten büyük nimet...
Namık Kemal deki bu çeşmenin sadece bir musluğu çalışıyor . Bu bizim için yeterli.
Allah yaptırandan, kollayandan razı olsun.
Demir atalı bir saat kadar oldu olmadı; sahilden birisi bize nazikçe seslendi. Çapamızın dipteki karamürsellere(?) takılmış olabileceğini, kontrol etmemizin iyi olacağını, hatta sorun varsa şimdiden çaresine bakmamın iyi olacağını söyledi.
Etrafta boş duran tonozlar var fakat hepsi sahipli imiş. Biraz sonra tekneler geziden dönünce buralar dolarmış. Bir an önce çapaya bakmam gerçekten iyi oldu.
Karamürselin ne olduğunu da mutlaka öğrenmeliyim. Herhalde özel bir tonoz alt yapı sistemi olmalı.
Çapayı çekmeye çalıştım fakat gelmiyor. Arkadaş haklı çıktı. Bizim çapa birşeylere takılmış. Allah tan küçük çapayı atmıştım. Su temiz değil ve oldukça bulanık. Mecburen dalacağım.
Derinlik te az değil , 7-8 mt olabilir. Eskiden rahat dalardım fakat son yıllarda kulak problemlerim ortaya çıktı. Dikkatli olmam lazım.
Şansımı denemek üzere palet ve gözlükle daldım. Zor belâ dibe vardım. Allah yardım etti ilk seferde çapayı görebildim. Bizim şemsiye çapa hem kalın bir halata hem de çok kalın bir zincire takılmış. Ancak 8-10 sn uğraşabildim. Halatı kurtardım, zinciri kurtarabildim mi bilmiyorum. Su bulanık , rahat göremiyorum. Nefes sona yaklaştı, mecburen yukarı çıktım. Eşim tedirgin şekilde beni izlemeye çalışıyor.
Yukardan çapa halatına asıldım , geliyordu. Çok şükür kolayca kurtardık. Tek dalışta halledemesem bir kaç kere dalmak beniz zorlardı.
Sahildeki arkadaş beni tebrik etti, iyi hallettiğimi söyledi. İlaveten; yanımızda boş duran bidonlu tonoza kısa süreli bağlanabileceğimizi söyledi.
Bir saat kadar sonra lüks bir gezi yatı yanımıza yanaştı ve tonozun kendilerine ait olduğunu ve boşaltmamızı söyledi. Biz tamam deyip ipi çözerken “ ne kadar kalacaksınız “ diye sordu. Bir gece deyince “ öyleyse bu gecelik tonoza bağlı kalabilirsiniz “ dedi. Doğrusu memnun olduk. İyice yorulmuştum. Akşam yaklaşmıştı. Yeni bir yer arama, bağlanma ve oradan da kovulma ihtimali canımı sıkmıştı. Hiç olmazsa bu gecelik rahat edecektik.
İstanbuldan yola çıkalı 8 gün olmuştu. Motor arızası olmasa bu süre 7 gün olabilirdi. Panellerimizdeki sorun da olmasa 1-2 gün daha kısalabilirmiş. Fakat şuna şükretmeliyiz ki; hava ve güneş şartları adeta bize hediye gibiydi. Çok şükür...
--------------------------------
21 ağustos 2015
Bugün hava güzel. Çevre adaları gezmeyi planlıyoruz. Önce Türkiyenin “ilk boğaz köprüsü”nün altından geçeceğiz. Bu tabiri internetteki bir fotoğrafta görmüştüm. Köprünün başına konulan tabelada bu köprünün Türkiyenin ilk boğaz köprüsü olduğu yazıyordu.
Ayvalık körfezinden kuzey yönünde altından geçiş imkânı veren bu köprü normal bir beton köprü. Asma köprü değil. Bu yolla Cunda ( Ali Bey) adasına araç geçişi sağlanmış.
Köprü altından geçerken işaretlere dikkat edilmeli. Tehlikeli olabilecek sığlıklar var.
Köprü altından geçip kuzeye doğru giderek “kara ada”ya ve “balık adası”na ulaştık. Birkaç uygun koyda demir atıp denize girdik. Su çok temiz. Berrak olan suya dalınca ; gözlükle 20-30 mt ilerisini rahatlıkla görebiliyorum. Bizden sonra başka tekneler de geldi. Gerçekten deniz keyfi yapmak için çok uygun yerler.
Akşama doğru tekrar köprü altından geçerek Ayvalık körfezine girdik. Körfezde suyun rengi açık yeşil; dışarıda ise denizin rengi koyu çivit mavi idi. Körfez içi denize girmek için pek uygun görünmüyor. Heryerde olan çöp sorunu körfez içinde daha da yoğun.
Demirlemek için körfezin güney tarafındaki koylardan birisini düşünüyorum.
Daha önceden internet üzerinden yaptığım araştırmalarla buradaki uygun koyları belirlemiştim.
Adalardan ayrıldıktan sonra poyraz şiddetini artırdı. Körfez içinde dahi oldukça etkili rüzgar var.
Setur marinanın önünden geçip güneye doğru devam ediyoruz.
Marinadan çıkan İtalyan bayraklı yelkenli de bizimle aynı istikamette gidiyor. Onlar da bizim gibi düşünmüşler. Bizden biraz önce koya demirlediler. Biz de onların biraz ilerisine ,sahile biraz daha yakına demir attık. Bu arada hava da iyice karardı. Fakat yerimiz çok güzel, dalga yok, rüzgar az...
-----------------------------------------------
22 ağustos 2015
Sabahleyin hava biraz sakinlemişti. Kahvaltıdan sonra çevredeki koyları gezmeyi düşünüyoruz.
Bu koylardan birisinde evvelki karavan tatilimizde de kalmıştık. Orayı bir de denizden görmek istiyoruz.
Körfezin en güneyindeki koyları dolaştık. Sakin bir koyda denize girip ortamın tadını çıkarttık. Körfez dışındaki adaların temiz suyundan sonra bu koyların suyu bize temiz görünmemeye başladı.
Akşam üzeri demirlemek için dün akşam kaldığımız koydan biraz uzaktaki bir koyu seçip demir attık. Ayrıca sahildeki bir ağaca da bağlandık. Fakat ilerleyen saatlerde yanlış yer seçimi yaptığımızı anladık. Bulunduğumuz yer kuzeye açıktı ve aniden kuvvetlenen poyraz bizi tüm gece tedirgin etti.
Dalgalar ve rüzgar sürekli yandan geliyor ve bizi sarsıyordu. Kuvvetli rüzgar altındayız ve acemiliğimin verdiği korkaklıkla karanlıkta demir alıp teknenin burnunu rüzgara çevirmeye cesaret edemiyorum. Halat boylarıyla oynayarak tekneyi biraz düzeltmeye çalıştım fakat çok az işe yaradı.
Keşke karşı koylardan birisini tercih etseydik... Dedim ya.. Acemilik. Öğreneceğimiz daha çok şey var.

-------------------------------------
ağustos - 29 ağustos 2015
Sabah ilk işimiz hemen bulunduğumuz yeri terketmek oldu. Karşıdan gelen sert poyraza karşı gitmek biraz zor oldu fakat poyrazda çok avantajlı olan bir önceki koya döndük ve kuvvetli rüzgar nedeniyle bu koydan birkaç gün çıkamadık. Poyraz birkaç gün boyunca şiddetini hiç azaltmadı. Birkaç gün sonra yiyecek ve su ihtiyacımızı karşılamak için Namık Kemal e gitmeye karar verdik. Rüzgar pek uygun değildi fakat stoklarımız bitmiş ve başka yerden temin edememiştik.
Gidişte rüzgarı tam karşıdan aldığımız için hızımız düşük oldu. 2 mil hızla gidip 5-6 mille geri döndük.
Tekrar aynı koya demir atıp sahile de bağlandık.
Bağlandığımız sahil tamamen çamlık. Görünüşe göre eskiden orman idaresinin mesire alanı imiş fakat terkedilmiş. Harabe halde metruk ev gibi bir yapı var. Çeşitli yerlerde musluklar ve yalaklar var fakat su yok. Her yerde gördüğümüz gibi burası da pislik içinde. Özellikle tüm sahiller pet şişelerin istilası altında.
Güzelim lüks teknelerden denize pet şişe ve çöp atıldığını görmek bizi özellikle kahrediyor. Hayatı boyunca bir kâğıt mendili dahi çevreye atamayan birisi olarak bu görüntü bana çok ızdırap veriyor.
Artık poyraz hiç aralıksız kuvvetli esiyor. Bir hafta boyunca teknemiz bulunduğu yerden ayrılamadı. Bol bol denize girip orman içinde yürüyüşler yaptık. Kitap okuyup, birşeyler yazıyoruz. Biz hiç sıkılmıyoruz fakat tatil için yanımıza gelmek isteyen çocuklarımızı arayıp gelmemelerini önerdik. Bu hapis hayatı onlar için çok sıkıcı olabilirdi. Bu şartlar altında 1 ve 2 yaşlarındaki torunlar ve anneleri için vakit oldukça zor geçerdi.
Ayrıca, bulunduğumuz yerde su ve yiyecek temini mümkün olmadı. Yürüyerek gidebildiğimiz bir yazlık sitede ise alışveriş yapacak bir yer bulamadık. Alışveriş için uzaklara gitmemiz gerekiyor.
------------------------------------------------------
30-31 ağustos 2015
Havayı biraz düzelmiş bulunca hemen yola çıkıp körfezin dışına , sarmısaklı kıyılarına gittik.
İki gece Badavut sahilinde kaldık. Middili'de çok ciddi orman yangınlarını seyredip videoya kaydettik. Aynı gün Ayvalıkta da orman yangını çıktı. Fakat devletimizin gücünü bu iki yangını kıyaslayarak daha iyi kavradık ve gururlandık. Bizdeki orman yangınına kısa sürede uçak ve helikopterler müdahale ederek birkaç saat içinde tamamen söndürdü fakat middili yangını iki gün boyunca devam ederek çok geniş bir orman alanını kül etti. Video kayıtlarımda da izleyerek gördüm ki midilli yangınına havadan müdahale çok etkisiz idi. En fazla bir veya iki helikopter görebildik. Yangın belki de deniz kıyılarına kadar silip süpürdükten sonra doğal olarak sona ermiştir.
Buradaki son gecemizi Namık Kemal'e yakın geçirip sabah dönüş yoluna çıkmak üzere Badavut tan ayrılıyoruz. Kuzeyden gelen rüzgar biraz fazla sertleştiği için Çıplak adanın uygun bir koyuna demir attık. Burada enerji depolayıp yarın sabah alışverişimizi yapıp yola çıkmaya çalışacağız.
---------------------------------------------------
1 eylül 2015
Sabah Namık Kemal e gidip market alışverişimizi ve su takviyemizi yapıyoruz. Ardından hemen dönüş yoluna çıktık. İlk durağımız Assos- Sivrice-Babakale civarı olabilir. Bu sefer Pınar adasıyla Cunda arasındaki kanaldan kesinlikle geçmeyip, adanın solundan geçerek Assos a doğru yol alıyoruz.
Geliş güzergahımızda 5-6 kere dibe sürttüğümüz için dönüşte karadan uzak gitmeye özen gösteriyoruz.
Başlangıçta rüzgar doğudan ve güneyden eserek bize yardım etti. Fakat ilerledikçe rüzgar kuzeye dönüp kuvvetlendi ve bizi zorlamaya başladı.
Fazla risk almadan Sivricede'ki minik balıkçı barınağına girdik. Balıkçıları rahatsız etmeyecek şekilde kıyıdaki Lokanta önüne demirleyip geceyi burada geçireceğiz.
Gece rüzgar yön değiştirip tekneyi biraz sarstı. Halatları uzatıp kısaltarak dalgaları yandan almamaya çalışıyoruz. Yavaş yavaş bu işi öğrenmeye çalışıyoruz.
Sivriceye gelinceye kadar bizi üzen tek şey göçmenlerin perişan hali oldu. Yazarak anlatılabilecek bir manzara değildi. Video çekmeye çalıştık fakat sallantıdan dolayı çok net çekimler yapamadık.
Aynı anda etrafımızda 3-4 botun denize açıldığını gördük. Üzerlerinde 50-60 kişi balık istifi dizilmişler. Çoğu kişinin üzerinde can yelekleri var. Botların boyu çok uzun, en az 6-7 metre ve hepsi de siyah renkli. Deniz biraz dalgalı olduğu için sıçrayan sular botun içine giriyor. Biz yolumuza giderken bir yandan da onları izlemeye devam ediyoruz. Bizden uzaklaşarak Midilliye doğru yol alan botlardan birisi bizden 1 km kadar uzakta hareketsiz kaldı. Birkaç kişinin bottan denize atladığını gördüm. Hemen sahil güvenliği arayıp kendi koordinatlarımızı vererek hareketsiz kalan botun bizden 1,5 km kadar uzakta midilli tarafında olduğunu anlatmaya çalıştık.
Karşıdaki görevli bize botun orta hattı geçip geçmediğini sordu. Biz bunu nasıl bilebilirdik ki?
Sanıyorum orta hattı geçince sorumluluk Yunan tarafına geçiyor olmalı ki böyle bir soru sordu.
Akşama doğru limandan çıkan bir balıkçı teknesi onbeş dakika sonra arkasında iki uzun siyah botla limana geri döndü. Video ile sahilleri çekerken kıyıda bir kaç Jandarmanın çok sayıda göçmenle sahilden yukarıya doğru yürüdüklerini gördüm. Pek çoğunun üzerinde can yeleği vardı. Galiba göçmenler bota binip yola çıkmak isterken Jandarmaya yakalanmışlardı. Jandarma botlarına el koyup limana çektirmişti.
Bu insanlar bu durumda ne yapar, jandarma ne yapar, içinden çıkılmaz bir durum.
Gece boyu bu insanların halleri gözümüzün önünden hiç gitmedi.
Allah bu zulmü başlatıp bu insanları evlerinden yurtlarından eden zalimlere lanet etsin. İçimden başka bir şey söylemek gelmiyor.
Her taraf Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı göçmenlerle dolu. Hani bu memleketlere demokrasi götürmüşlerdi. Bu nasıl demokrasi ki girdiği yerden insanları çıkartıp denizlere döküyor.
Ege böyle, Akdeniz böyle, Okyanuslar böyle...
---------------------------
2 eylül 2015
Sabah kahvaltıdan sonra Sivrice den ayrıldık. Babakale ye doğru yol alıyoruz.
Dün yaşadığımız göç sahneleri tekrarlanıyor. Artık ıssız sahillere farklı gözle bakıyoruz.
Issız zannettiğimiz sahillerde ağaçların altında kümelenmiş insanları görüyoruz. Kıyıda ağaç altına gizlenmeye çalışılmış bir kaç siyah bot farkediyorum. Beş dakika geçmeden arkamızdan ve önümüzden çok sayıda bot denize açılarak midilli ye doğru yol almaya başlıyor. Deniz üzerinde aynı anda 6 tane bot görebiliyoruz. İçleri tıklım tıklım insan dolu. Videoya çekmeye çalışıyoruz. Dönüşte dostlarımızla bu görüntüleri seyredip onların da içlerini sızlatmaktan başka çare yok.
Biz İstanbulda iken göçmen kardeşlerimize karınca kararınca yardım etmekte idik. Fakat bu durumu yerinde görünce olayın vehametini daha da iyi anlamaya başladık.
Benim tecrübe edebildiğim kadarıyla şunu diyebilirim ki; büyük göç dalgalarından sonra dünya tarihinde köklü değişimler oluyor. Bulgaristan dan Türkiyeye doğru soydaşlarımızın büyük göçü neticesinde Bulgaristan doğu blokundan Batı blokuna savruldu. Ardından başlayan doğu Almanya, kafkas ve orta asya göçleri koskoca Sovyetler Birliğini darmadağın etti.
Şu anki orta doğu ve Afrika göçleri bakalım nasıl sonuçlanacak?
Bugünkü yolculuğumuz turistik geziden ziyade göçmenlerin sıkıntılarını gözlemleyerek geçti.
Anlatmak mümkün değil. Denizde botlar... Üzerlerinde İstanbul minibüsleri gibi tıkış tıkış erkekler, kadınlar, çocuklar...
Deniz üzerinde yüzen sırt çantaları, elbiseler, şambiyeller, can yelekleri... Birer ikişer değil. Bir günde yüzlerce gördük. Denizde gördüğümüz botların sayısı onlarca...
Eşim yüzen sırt çantalarından birisini kakıçla çekmeye çalıştı fakat çok ağır olduğu için alamadı.
Sahillerde çok sayıda kıyıya vurmuş can yelekleri görünüyor.
TV den seyretmeye benzemiyor... Göçmen kardeşlerimizin çektiği sıkıntıları içimizde hissediyoruz. Akşam üzeri Babakale yi dönüp bir saat kadar sonra Gülpınar limanının dış bölümüne demir atıyoruz.
Telefondan haberlere göz atıyoruz. Midilli belediye başkanı göçmenler için çeşitli çözümler öneriyor, sıkıntılarını anlatıyor. Benzer haberleri okuyup düşüncelere dalıyoruz. İkimiz de konuşmuyoruz. Dalgın dalgın sahillere bakıp düşünüyoruz. Artık beynimiz tatil modunda değil, başka boyuttayız.
Tam bu sırada bir dostumuzdan mesaj alıyoruz, fabrika sahibi bir dostumuzun suriyedeki bayisi olan kişi tüm zenginliğini ardında bırakıp Suriyeden kaçarak İstanbula göçmüş. Dostlarımız yardımcı olup bir ev kiralayarak döşemişler. Biz de elimizden geldiğince maddi destek sağlamak üzere çocuklarımızı haberdar ediyoruz.
-----------------------------------
3 eylül 2015
Sabah deniz çok sakin. Kahvaltıdan sonra yola çıkıyoruz. Hedefimiz Bozcaada veya Yeniköy.
Gülpınardan kuzeye giderken göçmen sahnelerine şahit olmayacağımızı tahmin ediyorduk. Fakat yanılmışız.Durum hiç değişmedi. Sahildeki uygun kıyılar insan dolu. Ağaçların altında siyah botlar hazır bekliyor.
Artık gözümüz denize değil hep sahillere bakıyor. Deniz süt liman. Son iki gündür güneyden esen rüzgar tamamen durdu ve deniz yüzeyi dümdüz oldu. Deniz yüzeyi sakinleşince denizdeki her malzeme görünür hale geldi.
Artık Bozcaadaya yaklaştık fakat hâlâ deniz yüzeyinde göçmenlere ait malzemeler yüzüyor. Herhalde güneyli rüzgar bu malzemeleri buralara kadar taşımış. Şu ana kadar bu malzemelerden hiç almamıştık fakat çantaların içinde ne olduğunu da merak ediyorum. Şimdi bazı malzemeleri hatıra olarak alıp videolarını da çekmek istiyorum.
Önce iki adet can yeleği önümüze çıkıyor. Ardından iki adet erkek eşofmanı, bir adet kadın mantosu ve Bodrumda karaya vuran Aylan bebeğin görüntüsü gözümüzün önünde iken denizden bir adet bebek montu alıyoruz. Bu montu kullanan bebek en fazla iki yaşında olabilir. Eşimle birlikte bir cesede rastlamamak için dua ediyoruz.
Bu sırada denizden oldukça ağır siyah bir poşet çıkartıyoruz. Videoya çekerek içinden çıkanları kaydediyoruz. 2 şişe su, bir paket hurma, yufka, peynir ve bir adet bayan saç tokası!
Allahım sen büyüksün. Bu insanlara yardım et.
Aklıma başka bir şey gelmiyor.
Biraz sonra deniz üzerinde büyük bir karartı, kısmen patlak kocaman , uzun , siyah bir bot.
Boyu en az 6-7 mt var. Yanına yaklaşırken içinde ceset olmaması için dua ediyoruz. Canlıya razıyız ama ölü olmasın.
Yaklaşınca görüyoruz ki; gerçekten çok uzun bir bot. Bizim tekne 8 mt boyunda. Botun boyu da bizim tekneye yakın. Çok şükür içi boş idi. Sanıyorum midilli sahiline ulaşan göçmenler polisin geri yollama ihtimalini ortadan kaldırmak için botu keserek denize bırakıyorlarmış. Gönlümüz de bu fikri kabullendi. Kötü şeyler düşünmek istemiyoruz. Bozcaadaya kadar deniz üzerinde malzemeler görmeye devam ettik. Artık bu malzemelerle ilgilenmiyoruz. Bebek montunu gördükten sonra artık söz bitti. Dua etmekten başka bir şey düşünemiyoruz. Bu duygularla Yeniköy barınağına yaklaşıyoruz. Bu günümüz de bu duygularla geçti. Yarına Allah kerim...
--------------------
4 eylül 2015
Sabah farkettik ki artık rüzgar kuzeyden yani karşımızdan esiyor. Meteorolojik tahminler de bunu teyid ediyordu zaten.
Bugün rüzgara karşı gideceğimiz için fazla yol alamayacağız. Çanakkale boğazına girersek uygun bir yere varamıyabiliriz. Biz de bu burumda Seddülbahir ve şehitler abidesine doğru gitmeye karar verdik. Saat 12 gibi Seddülbahir'e vardık. Son bir saatimiz boğazı geçen dev gemileri kollamakla geçti. Bu gemilerin yanında bizim 8 mt lik teknemiz toz zerresi gibi görünüyor olmalı.
Bu devasa gemilerin yoluna çıkıp onlara sıkıntı vermemek için bazen hızlı bazen yavaş ilerledik.
Çok şükür , hiç risk almadan ve onları da rahatsız etmeden karşı kıyıya vardık. Demir attığımız koy seddülbahir köyü sahili idi. Koy içinde de tehlikeli sığlık ve kayalıklar var.
Tam karşı tepedeki camiden Cuma salasının sesi geliyor. Ben de bu çağrıya uyarak Yahya Çavuş camiinde cuma namazını kılmaya gidiyorum. Namazdan sonra eşimle köyü gezdik. Sahile yakın tarihi kalenin restorasyon alanının yanından geçiyoruz. Tabelada dikkatimizi çeken bir uyarı var.
” Fotoğraf çekmek yasak” Restorasyon yapılan bir eserin fotoğrafını çekmek neden yasak olabilir ki? Anlamak mümkün değil...
Tarih kokan bu köyden teknemize biraz içme ve kullanma suyu tedarik ettik. Yol kenarında boş arazideki incirlerin tadına baktıktan sonra ayağımıza kadar gelmiş olan manav arabası bizi hayli sevindirdi. Taze biber, domates ve siyah üzüm aldık. Teknemize bunları taşıdıktan sonra yola çıkıp geceyi geçirmek üzere abideye yakın olan diğer koya demirledik. Bu koy kuzeye kapalı olduğu için geceyi rahat geçireceğimizi düşünüyoruz.

---------------------------
2 eylül 2015
Sabah Çanakkale boğazını geçmek üzere yola çıkıyoruz. Çanakkaleye kadar boğazın sol sahilini takip etmek istiyoruz. Akıntı aleyhimize olacak fakat bu sahili de görmek istiyoruz.
Yola çıkınca şuna emin olduk ki giderken de gelirken de boğazın sağ sahilini kullanmak akıntı açısından daha avantajlı. Karşımızdan çok ciddi akıntı geliyor. Allah tan rüzgar çok zayıf. Bir de karşıdan kuzey rüzgarı gelse yol almamız nerdeyse imkansız olacak. Böyle bir durum olursa benzinli motorumuzu devreye sokacağız. İlk günden şu ana kadar motor arızasıyla uğraştığımız 2 saat dışında benzinli motoru hiç kullanmadık.
Saat 11 civarında Kilitbahir'e vardık. Kaleye yakın , akıntının en kuvvetli olduğu yere demir attık. Bulunduğumuz yerde 2-3 saat kalıp akülerimizi doldurmayı düşünüyoruz. Burada akıntı o kadar fazla ki neredeyse azgın bir ırmak gibi. Çapayı atarken aşağıya doğru değil 40-50 derecelik bir açıyla dibe doğru iniyor. Danfort tipi 12 kg lık çapamız burada iyi bir sınav veriyor. Demirde kaldığımız sürece dikkatimizi bir an bile çapadan ayıramıyoruz. Kıyıya yakın olduğumuz için bu kadar kuvvetli akıntıda yaptığım bu işin pek akıllıca olmadığını bildiğimden sürekli kerteriz kontrolu yapıyorum.
Aküler dolduğunda karşıya geçmek üzere demir alıyoruz. Karşıya geçerken gemilere engel olmamak için daha hızlı gitmeye çalışarak biraz fazla enerji harcıyoruz.
Karşıya geçtikten sonra sağ kıyıyı takip ederek ters akıntıdan istifade ediyoruz.
Akıntının karşıdan gelip biz en çok zorladığı dar alanlarda hızımız 1,3 mile kadar düşüyor. Ters akıntıyı arkamıza aldığımızda ise 4,5-5 mile ulaşabiliyoruz.
İyimser hedefimiz Lapseki veya Çardak a varmak idi. Fakat rüzgar yok denecek kadar zayıf olmasına rağmen karşıdan gelen akıntının etkisi ile bu hedeflere varamıyoruz. Kemiklialan mevkiindeki radar kulesini dahi geçemeden sakin bir koya demirleyip geceyi burada geçiriyoruz. Biraz ilerimizde kullanım dışı olduğunu düşündüğümüz askeri bir tesis ve boş duran büyük bir iskele var.
Yarın lodos bize destek olacak gibi fakat ardından sürekli ve kuvvetli poyraz bekleniyor. İşimiz zor olacak...
------------------------------------
6 eylül 2015
Sabah kahvaltıdan sonra sakin bir havada yola çıkıyoruz.
Biraz sonra güneyli hafif rüzgar bize destek olmaya başlıyor. Çardak'ı geçerken lodos epeyce kuvvetleniyor ve dalgalar bizi rahatsız etmeye başlıyor. Bu dalgalar teknemizi zorlayacak boyutta değil fakat eşim dalgalı havalardan hoşlanmıyor. Ben de onu daha fazla tedirgin etmemek için hiç riske girmiyorum. Zamanla alışırsa biraz daha sert denizlere çıkabiliriz belki.
Sahile çok yaklaşmadan Biga ya bağlı Kemer köyüne doğru yol alıyoruz. Çardaktan 3-4 mil sonra deniz ortasında gemi direği gibi bir şey dikkatimi çekiyor. Sanki batık bir geminin direk ucu gibi. Fakat herhangi bir işaret veya ışık yok gibi. Bizim gibi acemiler gece yol alsa bu direğe çarpmamız mümkün. Yıllar önceden hatırlıyorum; Koç ailesinin bir ferdi teknesi ile Dolmabahçe sarayının önündeki dubaya çarpıp büyük tehlike atlatmıştı. Basit bir güneş paneli ve ışık sistemi ile bu sorun kolayca giderilebilir. Maliyeti 2 bin TL yi geçmez.
Akşam üzeri çalkantılı bir denizle Kemer barınağına giriyoruz. Bir km kadar önce İÇDAŞ firmasına ait kömürlü termik santralın önünden geçtik. Bu tesis kendisi için devasa bir dalgakıran yapmış. Bu mendirek sayesinde tesisin iskelesini kuzeyli dalgalardan koruyor. İskeleye yanaşan büyük gemilerden kömür alınıp , kapalı bant sistemiyle tesise taşınıyor. Görünüş olarak modern bir tesis.
----------------------------------
7-8-9-10 Eylül 2015
Kuvvetli rüzgar nedeniyle Kemer köyüne mecburi misafir oluyoruz. Hava çok kötü. Küçük ve orta boy balıkçı tekneleri dahi limandan ayrılmıyorlar. Biz de bu mecburi tatilimizi okuyarak, yazarak ve çevredeki müthiş tarihi zenginlikleri gezerek değerlendiriyoruz.
Zaten demir attığımız anda tarihin içine düştüğümüzü anlıyoruz.
Bu tarihi yerin adı “ PARİON”.
İkibinbeşyüz yıllık bir şehir kalıntısı. İlk günkü gezimizde gördük ki; limandan bir kaç yüz metre doğuya gittiğinizde kendinizi tarihi kazı alanında buluyorsunuz. Girişteki tabelada 10 yıl kadar önce bir profesörümüzün bu alanı keşfettiği ve ondan sonra araştırma ve kazıların başladığı yazıyor.
İşin doğrusu; bu alanın keşfedilme gibi bir sorunu yok. Tekneden çıkmadan görebiliyoruz ki her yerden tarih fışkırıyor. Keşke bu araştırmalar bu bölge talan edilmeden başlayabilseydi. Bu profesöre keşfinden dolayı değil de kazıların başlamasına vesile olduğu için teşekkür edilmeli. Çünkü; konuştuğumuz yerli halktan öğrendiğimize göre çok eskilerden beri yabancı tekneler bu limana gelip günlerce kalır ve tekne sakinleri günlerce bu tarlalarda dolaşırlarmış. Merak ediyorum; bu teknelerin geldiklerinde ve giderkenki ağırlıkları ne kadar farklı idi? Muhtemelen giderken oldukça ağırlaşmış olarak gitmişlerdir çünkü kıymetli pekçok heykelcikler, sikkeler ve taşlar yok olmuş. Taşınamayacak kadar büyük kütleler kalmış. Bizim yetkili ve ilgililer yıllar boyu bu talana göz yumup beklemiş galiba. Avrupa müzeleri ve kolleksiyonları bu sayede bizim eserlerimizle dolmuş.
Kültür bakanlığımız şimdi bu eserleri parayla veya başka yollarla geri almaya çabalıyor.
Bu söylediklerimi teyid etmek için tekneden kıyıya doğru kısa bir video çektim.
15 mt uzağımızda kıyıda yatık vaziyette bir sütun göze çarpıyor. Çapı 50 cm kadar, boyu 2 mt.
Biraz ileride sanki bu sütunun bir parçası olan 50 cm.lik bir parça daha duruyor. Sütunlar tertemiz. En ufak bir aşınma yok.Yüzeyleri çok düzgün. Arkasında duran 200 mt lik sahil şeridinde 6-7 adet taş duvar kalıntısı mevcut. Duvarların hemen yanlarında kanal ağız boşlukları görünüyor. Muhtemelen kanalizasyon veya yağmur suyu deşarjı için yapılmış kanallar olmalı...
Biraz daha dikkatli bakınca yerde yatay olarak duran mermerler göze çarpıyor. Bunlar da sütunların alt tabanı olmalı.
Merakım daha da arttı. Sahile çıkıp çekime devam edince gördük ki bu taşların nerdeyse tamamı işlenmiş ve düzgün tarihi eserler. Üzerlerinde çeşitli işleme ve figürler görünüyor.
Bu duvar kalıntıları muhtemelen tarihi bir limana ait kayıkhane veya benzer yapılara ait olmalı.
Eğer sahilde böyle bir yapılaşma varsa bunun arkasında büyükçe bir şehrin kalıntısı olmalı diye düşünüyoruz.
Mecburi misafirliğimizin devam eden günlerinde tarihi kazı alanlarını bol bol gezme imkanımız oldu. Orada çalışan öğrenci ve hocalardan öğrendik ki bu tarihi kentin o dönemdeki tahmin edilen nüfusu 70 bin.
Daha sonra tanışıp dost olduğumuz köy sakinlerinden öğrendik ki sahildeki bu yıkık sütun 20-30 yıl önce ayakta dimdik duruyormuş. Daha sonra yıkılmış ve öylece yerde yatıyor. Sahil kahvesinde yaptığımız sohbette geçmiş zamanlarda tarlalarda bulunan heykelciklerin alış veriş hikayelerini üzülerek dinledim. Ülkemizdeki tarihi eserlerin başına ne geldiyse PARIONun başına da aynısı gelmiş anlaşılan. Gidebilen parçalar batıdaki müze ve kolleksiyonlarda yerlerini aldıktan sonra bizim hocalarımız buraları keşfetmişler...
Halbuki köy sakinlerinin anlattığına göre 20-30 yıl önce bu tarihi alanın etrafı duvarlarla çevrili imiş ve bu bölgeye ahşaptan yapılmış büyük kapılardan geçerek girilip çıkılırmış...
Pek çok kere olduğu gibi yine kelimeler boğazıma düğümleniyor... Ne zaman aklımızı kullanmaya başlayacağız acaba?
Kemer köyünde gözümüze çarpan en önemli negatif görüntü toz ve çöpler oldu. Kıyının birkaç metresini temizlemeye kalksanız bir çuval pet şişe toplarsınız.
Muhtemelen bu çöplerin bir kısmı karşı sahillerden , avrupa yakasından(Şarköy, Mürefte vb.) buraya kuzeyli rüzgarlarla ulaşmış. Ama önemli bir kısmı da buradaki balıkçılar ve diğer insanlar tarafından denize atılan cisimler. Bu problem sadece buraya özgü değil. Gezdiğimiz bütün limanlarda balıkçılar adeta intihar edercesine kendi tarlalarını öldürüyorlar. Ellerine geçen herşeyi denize atabiliyorlar. Sopa yememek için kimseyi uyaramıyorum. Gençliğimde bu tür uyarılar yapıp epeyce tartaklanmışlığım vardır. Artık pes ettim.
Hayatım boyunca en ufak bir çöpü dahi doğaya atamadım. Bunu nasıl yapabiliyorlar , hiç anlayamadan öleceğim...
Kemer deki en olumlu şey on metre kadar uzağımızdaki balıkçı teknesinin sahinin bize selam verip birşeye ihtiyacımız olup olmadığını sorması oldu. Çok şaşırdım ve sevindim.
25 günlük seyahatimiz esnasında ilk defa birisi bize selam verip hatırımızı sordu. Hatta; tuvaletin, su musluğunun, marketin yerini tarif etti.
Ertesi gün tekrar teknesini kontrol etmeye gelmişti. Yine selamlaştık, hatırımızı ve ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Yakındaki bahçesine gidecekmiş, bize birşeyler getirmek istiyormuş. Buraya bıraksam alabilir misiniz diye sordu. Memnuniyetle , botla gelir alırım diye cevap verdim.
Akşama doğru kabin içindeyiz, dışarıdan öksürük benzeri bir ses duydum. Balıkçı komşumuz dediğini yapmış ,elindeki poşeti işaret ediyordu. Hemen botla gidip poşeti aldım. Poşette neler yoktu ki; Biber, domates, patlıcan ,fasülye... Gitmişken biraz da sohbet etmek niyetim. “Kadı Hüseyin” derlermiş ona.. Hüseyin diye sorsak kimse bilmezmiş. Yaşı benden epeyce fazla. Yetmişlerde ,fakat çok dinç görünüyor.
Sohbetimiz çok keyifli idi. Ertesi günü bizi köye beklediğini söyledi. Eşimi eve bırakır biz de kahvede sohbet ederiz dedi. Memnuniyetle kabul ettim. Ertesi gün öğleden sonra ziyaretlerine gittik. Eşimi hanımı ve kızıyla tanıştırıp evine bıraktık. Biz de bir iki km uzaktaki bahçelerine doğru yürüyüşe çıktık. Biz de bahçe işlerini çok sevdiğimiz için bu gezinti beni çok mutlu etti.Keşke hanımları da çağırsaydık. Eşimin sebzelerle arası çok iyidir. Bahçemizde sebzeler ona ait, ağaçlar da benim işimdir. Severek uğraşırız.
Kadı Hüseyinin zoruyla yine bir poşet doldurduk. Eşim çok sevdiği için ellerimle semiz otu ve roka da topladım. Bir tane de nefis şeftali. Ben olsam fidandaki tek şeftaliyi verir miydim bilmiyorum. Fakat o; belki de ağacın ilk meyvesini bize ikram etti.
Dönüşte uğradığımız diğer bahçedeki müştemilattan tuzlu kolyoz balığı ikram etti. Buradan da biraz acı biber ve minik domatesler topladık. Dönüş yolunda elimizde iki dolu poşet vardı.
Bahçe ile genellikle hanımı ilgileniyormuş.Ellerine sağlık.
Vermenin nasıl bir erdem olduğunu bilen bir ailenin ferdi olarak onlara minnettar kalıyoruz.
“Kadı” lakabının nasıl “Hüseyin” adının önüne geçtiğinin hikayesini anlattı. Çok eski ve ilginç bir hikaye imiş. Belki özeline müdahele olur diye burada zikretmek istemiyorum. Fakat şunu öğrendim ki ancak hayatı boyunca hep adaletli davranan bir kişiye bu isim verilebilirdi.
Poşetleri eve bırakıp kahvehaneye doğru yöneldik.
Kahvehane sohbetleri beni genelde sıkar. Kadı Hüseyin de politik konuşmalardan hoşlanmazmış.
Maalesef masadaki diğer arkadaşlar biraz argo ve küfür ekleyerek bu tür konuşmaları bol bol yaptılar. Biz konuyu başka yerlere çekmeye çalıştıkça onlar tekrar güncel politikaya döndüler.
Kadı Hüseyinin mesleği gemicilik. Uzun yıllar gemilerde makineci olarak çalışmış. Mesleği öğreten kaptan ve gemi sahibi de İnebolu lu hemşerim olunca bizim sohbet bu alana kaydı.
Onbeş sene boyunca hemşerimin gemisinde çalışmış , gemiciliği ve deniz hayatını onlardan öğrendiği için minnetle anıyor.
Ben ise bu kadar denizci bir memlekette büyümeme rağmen altmışımda denizle buluşabildim.
Yarın 11 eylül cuma. Meteorolojik şartlar biraz düzelecek gibi. Kısmet olursa yarın sabah demir alacağız. Fakat Kemer köyü ve Kadı Hüseyin biz de güzel anılar bırakacak.
----------------------
11 eylül 2015
Sabah 7 de kemer den yola çıktık.
Yola çıktıktan 10 dakika sonra dalgalar ve rüzgar bizi dövmeye başladı. Bir ayı bulan seyahatimizin en zorlu etabını geçiyoruz. İlk hedefimiz Şarköy e 21 km lik yolumuz var. Akülerimiz dolu. Gerekirse benzinli motorumuzu da devreye sokabiliriz.
Marmaranın ortalarına geldiğimizde eşim artık tahammül sınırlarına yaklaşmıştı. İlk defa bugün çaydanlık ve bardakların yuvarlandığına şahit oluyoruz.
Dalgaları sancak baş omuzdan almaya çalışıyoruz. Dalgalar tam karşıdan gelirse teknenin burnu suya sert şekilde çarpıyor. Yandan gelirse de fazla sallantı yaptığı için eşim tedirgin oluyor. Elim sürekli dümende.
İtiraf etmeliyim ki ben kaptanların dümeni ayarlayıp başka şeylerle ilgilenebileceklerini düşünürdüm. Bu etapta neredeyse her dalgada dümene müdahele etmem gerekti. Birkaç saniye dümenle ilgilenmezsem rüzgar hemen tekneyi yan çeviriyor ve dalgalar yandan dövmeye başlıyor.
Eşim neredeyse “ ben eve dönüyorum” noktasına gelecek diye korkuyorum. Şarköye yaklaşırken büyük gemilerin oluşturduğu dalgalardan da etkilenmeye başlıyoruz. Hele ki biraz yakınımızdan geçen , üzerinde “RO RO” yazan oldukça süratli devasa bir geminin dalgaları bizi çok şiddetli salladı.
Saat 11 de Şarköy limanına ulaştık. Liman içi dolu. Küçük amatör balıkçı teknelerinin biraz açığına demir attık, kıyıya halatla bağlanmayı düşündük fakat biz çapamızı dahi atamadan bir teknede bulunan iki kişi pek de nazik olmayan bir şekilde uyardılar ve başka yere çekmemizi söylediler.
Nedense limanlardaki insanlar bize öncelikle hep olumsuz yaklaştılar.
En çok duyduğumuz kelimeler “YASAK” , “buraya çekme” “ başka yere çek” hatta bir tane de “ nereye çekersen çek ama buraya çekme” şeklinde idi.
Biz bu uyarıları hemen dikkate alıp uzaklaşmaya başlayınca fıtratlarındaki insani duygular ortaya çıkmaya başlıyor, ikinci ve üçüncü cümleleri biraz daha yumuşak oluyordu. Fakat biz kararımızı uygulayıp onları rahatsız etmeyecek bölgelere demir atıyorduk. Bir aylık seyahatimiz süresince sadece “ kadı hüseyin” den “selam” ve “hoşgeldiniz” kelimelerini duyduk.
Tekneyi limanın dışına alıp çift çapa ile sağlama aldıktan sonra şarköye vardığımızı bildirmek için Kadı Hüseyini aradım. Telefonu kapalı idi. Cuma namazından sonra o bizi aradı.. Şarköye vardığımızı duyunca çok memnun oldu. Bizi çok merak etmiş. Telefonunun pili bittiği için cevap verememiş. Telefonu şarja takınca hemen bizi aramış. Biz çıktıktan sonra denizin kötüleştiğini görüp tedirgin olmuş.
Akşama doğru bizi yine aradı. Kemer den bakarak şarköy üzerinde yükselen pamuk yığını gibi bulutları görmüş. Bizi yarın gelecek kuvvetli karayel rüzgarıyla ilgili uyardı, yağış gelebileceğini söyledi.
İyi ki sana rastlamışız be “kadı Hüseyin”. Yoksa bu bir aylık seyahatimizde insanlık adına tek bir olumlu hatıra olmayacaktı. Allah senden razı olsun.
Bu akşam senin bahçenin ürünlerini yedik. Herhalde bugün kulakların sürekli çınlamıştır çünkü sık sık seni andık.
-----------------------
12 eylül 2015
Geceyi liman dışında mendireğin diğer tarafında geçirdik. Önümüz plaj. Kıyıya biraz uzağız. Üşenip kıyıya halat bağlamadık. Çift çapa ile duruyoruz. Her gece olduğu gibi tedirgin uyuyoruz. Eşim veya ben sık sık kalkıp kontrol ediyoruz. Sabah yine erken kalktık. Sabah 6 gibi rüzgar yön değiştiriyor. Poyrazdan karayele dönüyor. Meteorolojiye göre fırtına yok. Fakat on dakika içinde Kadı Hüseyin'in uyardığı kuvvetli karayel başlıyor. Gözüm kerterizde. Çapa tarama ihtimaline karşı dikkatli olmaya çalışıyoruz. Rüzgar birden anormal kuvvetlendi. Adeta denizin üzerini süpürüyor. Bir anda kerterizin kaybolduğunu farkettim. İki çapa da taramaya başlamıştı.
Hemen eşimi uyandırıp dümene geçmesini istedim. Dışarı çıkıp çapaları çekmeye çalıştım fakat başaramadım çünkü çapa sanki ot dolu bir sepete dönüşmüştü. O kadar çok erişte toplamıştı ki çapa görünmüyordu. Bu ağırlığı yukarıya alacak gücüm ve zamanım yoktu. Hanıma tam gaz yol vermesini söyledim. Tekne hem rüzgarı yenip hem de çapaları çekerek sahildeki plaja doğru yol almaya başladı. Eğer bir kaç dakika geç kalsaydık mendirek kayalarına vurmamız kaçınılmazdı.
Çok şükür Allah bizi erken uyandırdı. Sahile yaklaşınca motoru çalışır vaziyette tutup çapaları temizlemeye çalıştım. Epey uğraştıktan sonra büyük çapayı tekrar atmayı denedim fakat motoru durdurduğumuz anda hemen taramaya başladı. Anladık ki bu durumda botu indirip sahile ulaşmam ve halat bağlamam mümkün olmayacak. Bu esnada eşimi teknede yalnız bırakmam gerekiyor ki geri dönmem gecikirse bu durum çok tehlikeli olabilirdi. Tekrar liman içine girmeye karar verdik. Sanırım dışarıda fırtına olduğu için bu sefer kimse alargada demir atıp kıyıya halat bağlamamıza ses çıkartmadı.
Biz bu sıkıntılarla boğuşurken oldukça büyük lüks bir yat liman girişinde çapasını kayalara taktı ve uzun uğraşlar sonucu kurtulabildi. Eşimin söylediğine göre ; kuvvetli rüzgar nedeniyle kayalara çarpma tehlikesinden kıl payı kurtulmuştu. Ben kendi derdimle uğraştığım için diğer tekneye hiç bakamamıştım.
Çok şükür hasar görmeden önemli bir ders daha almış olduk.
Erişte zeminde çapalarımız pek işe yaramamıştı. Erişteler çapanın ağzını doldurduğu için çapa tırnakları zemine tutunamıyordu. Bizim çapalar adeta çim kayağı yapmışlardı.
“Mutlaka karaya koltuk atın” diyen ustaların ne kadar haklı olduğu böylece ortaya çıkmış oldu.
Karayel bir saat daha ortalığı süpürdükten ve yağmur bizi sırılsıklam yaptıktan sonra saat 11 gibi tamamen kesildi. Rüzgar neredeyse sıfır gibi. Meteorolojik tahminler de bu gibi durumlarda pek işe yaramıyor. Genelde tahminler ortalama değerleri veriyor ve geniş alanlar için tahminde bulunuyor. Biz fırtına ile boğuşurken şarköy için anlık bilgi veren yabancı bir meteoroloji sitesi 5-6 km/s gibi ilgisiz bir değer veriyordu. Anlıyoruz ki meteorolojik tahminler %100 doğruluk taşımıyor. Bizim mgm.gov.tr sitesi dahi ilk 24 saat için %80-90 doğruluk oranı verebiliyor. Bazı yabancı siteler ise hiç güvenilmez. Biz en az üç meteorolojik tahmin sitesini takip etmemize rağmen yine de zaman zaman sıkıntı yaşıyoruz.
Saat 13 gibi Şarköy limanından ayrıldık. Saat 5 te Hoşköy limanına bağlandık. Farkettiyseniz ilk defa bağlandık diyebiliyoruz. Çünkü ilk defa Hoşköy'de demir atmadan kıyıya bağlandık.
Biz her yerde kovulduğumuz için boş olsada kıyıya bağlanmayı zaten düşünmüyoruz. Çapamızın dipte birşeylere takılması riskini göze alıp biraz açığa demir atıp mümkün olursa kıyıya halatla bağlanmaya dünden razıyız. Daha önceki tecrübelerimiz gösterdiki kimse rıhtıma bağlanmamıza müsaade etmiyor.
Biz demir atmaya hazırlanırken kıyıdan çocuk sesleri geliyor. Bir tane çocuk “selamün aleyküm“ diye yırtınıyor. Ben selam veren çocuğa “aleyküm selam” diye cevap veriyorum. Çocuk sevinçten neredeyse uçacak. Bir diğer çocuk dışarda duran eşime seslenerek “ abla gelin, buraya bağlanın “ diye bağırıyor. Çocuklar davet eder, babaları kovar diye pek ciddiye almıyoruz.
Fakat biraz daha sol tarafta rıhtımın boş yerinde duran üç adamdan birisi bize seslenip oraya bağlanmamız için davet etti.
Kadı hüseyin hoşköy'de dostları olduğunu söylemişti. Acaba diyorum; dostlarına telefon edip bizim geleceğimizi bildirdi de ondan dolayı mı bize yardımcı oluyorlar.
Bağlanma konusunda o kadar ümitsizim ki bağlanmak için uygun halatlarım dahi ortada yok.
Hemen aşağıya inip uzunca bir halat bulup kıyıya atlıyordum ki onlar hemen halatı elimden alıp ucunu bir çırpıda bağlayıverdiler. Bende diğer üç bağlantıyı yapıp hemen onlarla sohbete girişiyorum. Tahminim de yanılmışım “kadı hüseyin”i tanımıyorlar. Bu bizi daha da memnun etti.
Onlarla on dakika sohbet ettik. Bizi davet eden “ Hasan kaptan” imiş. Sohbeti ilerlettikçe bu seyahatteki ikinci dostumuzla tanıştığımızı anladım. Bizimle ilgilenip hatırımızı sordu. Teknemizle ve özellikle güneş paneli sistemiyle ilgili sorular sorup kartımı aldı. Biraz ileride teknesi olduğunu ve bir ihtiyacımız olursa memnuniyetle yardımcı olacağını söyleyip ayrıldı. Biz Hasan kaptanla teknemizin güneş sistemi hakkında sohbet ederken etrafımızda büyükler ve çocuklardan oluşan kalabalık bir gurup oluşmuştu. Teknemizin güneş enerjisi ile çalıştığını öğrenen herkes bize sorular soruyordu ve ben de hepsini cevaplamaya çalışıyordum. Hasan kaptan ayrılınca diğerleri de dağıldılar ve eşimle birbirimize bakarak gülümsedik.
Biraz sonra üç çocuk teknemizin yanından geçerken yüksek sesle bizi tebrik ettiklerini söyleyerek uzaklaştılar.
Aynı çocuklar biraz sonra geri dönüyorlardı ,ben kabin içindeyken dışardaki eşime “ Abla; valla sizi tekrar tebrik ediyoruz helâl olsun size... “ diye bağırarak geçtiler.
“Noluyor yahu” diyorum içimden. Hoşköy gerçekten “hoş” imiş. Helâl olsun hepinize...
Tüm sıkıntı ve yorgunluğumuz gitti. Burayı şimdiden çok sevdik. Daha da seveceğiz inşallah. İçimiz ferehladı...
Hava kararmadan yemeğimizi yedik ve “kadı Hüseyin in selam gönderdiği Resul beyin marketini bulduk. Tanıştık, sohbet ettik, alışverişimizi yaptık. Sahilde külahlı dondurmamızı yedik.
Dondurma gerçekten güzel idi.
Herzaman olduğu gibi yatsı namazını zor kılıp hemen uyuya kalmışım.
Ben akşamları çok kolay uyurum. Eşim ise biraz geç dalar. Bu nedenle gece 12 ye kadar genellikle eşim tekneye göz kulak olur. Herhangi bir durum olursa beni uyandırır. Gece yarısından sonra ise tekneyi koruma kollama nöbeti genellikle bana geçer. Genellikle gece yarısından sonra bir kaç saat uyanık oluyorum. Eskiden olsa bu durumdan şikayetçi olurdum fakat şimdilerde bu durumdan memnunum. Geç saatlerdeki bu zaman dilimini okuyarak ,yazarak değerlendiriyorum.
Bu saatlerde yeni projeler üzerinde çalışmak çok verimli oluyor. Gündüz 8 saatte bitmeyen işler gece 2-3 saatte hem de isabetli sonuçlarla bitiveriyor. Özellikle zor projeler üzerinde çalışanlara tavsiye ederim.
Allah'tan teknede televizyon yok. İstesek olurdu. Çünkü elektrik sorunumuz yok. Hatta; istersek bilgisayardan da seyredebiliriz fakat ikimiz de istemiyoruz. Telefondan haberlere bakıyoruz ,bize yetiyor.
Gece rahat uyuduk. Tekneyi bağladığımız rıhtım aynı zamanda dar bir yürüyüş yolu . Yolun diğer tarafı ise boydan boya çay bahçesi.Çay bahçesine uzaklığımız sadece bir kaç metre. Böyle olunca gece boyu yanımızdan yürüyerek geçen insanların yüksek sesle teknemiz hakkındaki yorumlarını duymaktayız.
Tabiki biz erken yattık diye böyle güzel bir tatil beldesindeki insanlar da erken yatmıyor.
Gece yarısı hafif bir sarsıntı ile uyanıyoruz. Bakıyoruz ki çocuklar tekneye misafir olmuşlar. Ağzımdan çıkan ilk cümle” çocuklar tekneye çıkmak YASAK” oluyor. Çocuklar “pardon abi” deyip gittiler. Sonra da söylediklerimden utandım. Hiç hoşlanmadığım “yasak” kelimesini hemen ilk cümlede kullanıvermiştim. Millet olarak “yasak” kültürü içimize işlemiş galiba.
İnşallah yarın çocuklarla ilgilenir telafi ederim diye düşündüm.
----------------------
13 eylül 2015
Sabah gün aydınlanırken uyandım. Namazdan sonra etrafı dolandım. Rıhtıma bağlarken ne kadar acemice işler yaptığımı farkettim. Teorik dersleri hatırlamaya çalışıp halatları düzelttim. Ne çok sıkı ne çok gevşek; teknenin salınımına imkân verecek şekilde düzelterek tekrar bağlıyorum.
Her gün tecrübemiz biraz daha artıyor. Acemiliğimizi azaltmaya çalışıyoruz.
Hanım da ikinci kaptanlık yolunda hızla ilerliyor. Ben huysuz bir öğretmen olduğum için Allah ona kolaylık versin. Bir aydır epey sıkıldı.
Hanımların teknede en önemli sorunu istedikleri gibi su bulamamak.Her bulduğumuz yerden botu dolduracak kadar 5 litrelik pet şişelerle su taşıyorum fakat kısa sürede tekrar su sıkıntısı baş gösteriyor.Çok sınırlı kullanmamıza rağmen çabucak bitiyor. Musluklarımızdan akan suyun kıymetini bilelim. Gerçekten büyük nimet.
Önümüzdeki bir hafta hava kötü olacak gibi görünüyor. Rüzgar hep kuvvetli kuzey-kuzeydoğu esecekmiş.
Hanım ; bir hafta burada beklemektense İstanbul'a gidip sonra gelmeyi düşünüyor. Hatta birlikte gidelim diyor fakat eminim benim tekneyi bırakıp gitmeyeceğimi tahmin ediyordur. Ben de onun beni bırakıp gidebileceğini tahmin etmiyorum. Fakat çocuklardan birisi bizi ziyarete gelirse onların peşine takılıp beni bir süreliğine terk edebilir. Dalgalı denizden çok etkileniyor. Dümene geçse dalgalı havadan bu kadar etkilenmiyecek belki fakat yanlış bir şey yapmaktan korkarak dümeni almıyor. Gerçekten haklı olabilir. Kuvvetli rüzgar ve dalga ile mücadele ederken dümene sürekli müdahele etmek gerekiyor. 5-10 sn.lik dikkatsizlikte teknenin hemen yan döndüğüne bir kaç kere şahit oldum.
Kahvaltıdan sonra sahil yürüyüşü yaptık. Market alışverişi sonrası tekneye döndük. Öğle saatlerinde çok sayıda tekne beşer onar dakika aralıklarla limana giriş yaptı. Bunlar gırgır denilen tekneler kadar büyük boylu değiller. 13-15 mt lik orta boy balıkçı tekneleri. Biraz sonra anladık ki bunların hepsi karides avından geliyor. Teknelerde özel yapılmış uzunca çuval benzeri aparatlar var. Sanıyorum karidesi bunlarla avlıyorlar.
Bu görüntüleri kaydetmek üzere video çekmeye başladım. Yanımıza yanaşmakta olan teknenin genç kaptanı kaba bir şekilde” video çekmek yasak “ diye bağırdı. Ben de çekimi sonlandırdım.
Yanaşma işlemini bitirip motoru stop edince” Kaptan, video çekmek neden yasak “ diye sordum. “yasak işte” diye cevap verdi. Anlamıştım; aslında yasak olan birşey vardı ama bu yasak bize mi onlara mı emin değildim. İçimden kendi kendime” müstehaktır bu YASAK sana “ dedim. Çünkü ben değil miydim dün gece tekneye giren çocuklara “ yasak” diyen...
Balıkçıların psikolojisini anlamaya çalışıyorum. Galiba onlar barınakları kendi bahçeleri hatta evleri gibi kabullenmişler. Ben nasıl ki bahçeme izinsiz giren bir yabancıya kızıyorsam onlar da bize kızıyorlar galiba...
Değişik bir tekne... ve bir ihtiyar çift...
Bizi kovmadıklarına şükrediyoruz. Ama kaptan intikamını başka şekilde alıyor. Arabesk müziği sonuna kadar açıp saatlerce bize dinlettiler. Şarkıcı bey şöyle diyor;
“ Günahların benim olsun...
Senle yaşadım, senle bitti...
Olsun canım;
Olsun gülüm;
Olsun üzülme;
Canın sağolsun... “
Sizlerin de canı sağolsun balıkçı kardeşim; Git derseniz gideriz. Çık derseniz limandan da çıkarız
Neyseki bize git diyen olmadı. Onlar da yaklaşık iki saat süren işlerini tamamlayıp gittiler.
Hatta; ilk gün bağlanmamıza yardımcı olan Hasan kaptan akşam üzeri tekrar hatırımızı sorup birşeye ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Moralimiz tekrar en üst seviyeye yükseldi.
Allah onların da hatırını soranları çoğaltsın...
Akşam rüzgar çok kuvvetlendi. Artık orta boy balıkçı tekneleri de limandan çıkmıyorlar. Büyük boy gırgır tekneleri sabah çıkmışlardı onlar da henüz dönmediler.
Hoşköy gerçekten çok şirin bir yer. Köy ile liman iç içe girmiş. Bu köyde balıkçılık ve bağcılık iki önemli iş kolu. Sahilden içeriye uzanan sokaklar ve evler çok doğal. İncir ağaçlarının dalları sokaklara taşmış, meyveleri yerlere düşmüş ezilmiş fakat uzanıp alamıyoruz. Halbuki kıyılarda ve mendireklerdeki sahipsiz ağaçlardan bolca yemiştik.
İlerideki ana caddede köşe başında sepetler içinde incir satan köylüyü görünce çok sevindik ve hemen 2 kg alıyoruz. Bir kilosu karnımı, ikinci kilosu gözümü doyurmak için... 2 kg . da siyah üzüm alınca buzdolabımızın meyve kapasitesi zaten dolmuş oldu. Sağolsun güneş enerjisi buzdolabımızı, aydınlatmamızı, şarj ve seyir aletlerimizi sorunsuz çalıştırdığı gibi seyahat etmediğimiz zamanlarda bol gelen enerjimizle elektrikli ocak, su ısıtıcısı, ve el aletlerini de sorunsuz kullanıyoruz. Bu açıdan teknemiz çok verimli...
Havalar uygun olsa eve üç günlük yolumuz var fakat yakın zamanda yola çıkabilme ihtimalimiz görünmüyor. Kurban bayramından ( 24 eylül 2015) önce eve varabilsek iyi olacak. Muhtemelen bundan sonraki etaplarda özellikle boğazı kuzeye doğru geçerken mevcut benzin stokumuzu da devreye sokacağız. Havalar hep bulutlu giderse başka çaremiz yok.
Gece yakınlarda düğün vardı. Bir yanda düğünden gelen kuvvetli müzik sesi, diğer yandan bitişikteki çay bahçesinin müzği, üçüncü olarak teknelerin birisinden gelen arabesk müzik...Hiç rahatsız olmuyoruz. Uykum geldiğinde mışıl mışıl uyuyorum. İlk defa sabah 6 ya kadar deliksiz uyumuşum. Eşim bir kaç kere kalkıp etrafı kontrol etmiş. Ben ise rıhtıma bağlı olmanın verdiği rahatlıkla derin bir uyku çekmişim. Müzik sesleri bana ninni gibi gelmiş. Ben evde de böyleyim. Televizyon çalışırken uyuyabiliyorum. Birisi televizyonu kapatırsa hemen uyanırım. Benim uykum da böyle değişik işte...
-------------------------------
14 eylül 2015
Bugün de deniz kötü. Kuvvetli poyraz devam ediyor. Çok büyük balıkçı tekneleri dışında tüm tekneler limanda duruyorlar. Bugün de Hoşköy'ün misafiriyiz.Yakınımızdaki çeşmenin suyu dün bütün gün kesik idi. Hanım bu durumdan tedirgin. Neyseki bu sabah sular akıyordu. Su stokunu tamamladım. Hanımın yüzü gülüyor şimdi.
Hiç şikayetçi değiliz. Bir yandan Kadı Hüseyin abimiz hergün arayıp hatırımızı soruyor. Diğer yandan Hasan Kaptan kardeşimiz hergün ihtiyacımızı soruyor. Allah onlardan razı olsun.
-----------------------------
15 eylül 2015
Kötü hava devam ediyor.
Biz de fırsattan istifade köyün tüm sokaklarını geziyoruz. Eski tek katlı evler çok şirin. Hele avluları tam bir yaşam mekânı. Anadoluda bu tip avlu ve içbahçelere “hayat” derlermiş. Neden hayat dediklerini tahmin edebildiğimi zannediyorum. İnsanlar yazın vakitlerinin çoğunu bu avluda geçiriyorlar. Bizim Riva daki evimizde de buna benzer bir ortam oluşturmaya çalıştık. Havalar kötü de olsa biz hep “ hayat” tayız. Mecbur olmadıkça eve girmiyoruz. Misafir dostlarımız da bizim çok sevdiğimiz bu veranda da oturup sohbet etmekten çok hoşlanıyorlar. Dostlarımızı özledik. Biran önce evimize kavuşup onlarla sohbetlerimize devam etmek istiyoruz. 9 gün sonra Kurban bayramı. İnşallah bayramda evimizde oluruz.
Fakat şunu da belirtmeliyim ki biz yola çıkarken bayramı teknede geçirme ihtimalini de kabullenmiştik. Denizin şakası yok. O bize uymuyor, biz ona uyacağız. İnatlaşırsak acemiliğimizin faturası pahalı olabilir.
Dün akşam yakınımıza bağlanan yelkenli tekne sabah 6 gibi çanakkale yönüne doğru limandan ayrıldı. Ardından uzun süre takip ettim.Lİmandan çıktıktan sonra adeta sarhoş birisinin yolda sallanarak yürümesi gibi ilk 10 dakika ne tarafa gideceğini kestiremedim. Bir sağa bir sola yönlendi. Daha sonra güneye doğru devam etti. Fakat sallantısı bize göre çok fazla idi. Eğer bu dalgada biz yola çıksak eşim mahvolur. Ben de ona katılabilirim. Deniz tutması bu tür zorlu seyahatlerde tam bir işkence olur. Son iki etabımızda eşim epeyce zorlandı. Deniz tuttuğunda sanırım herkes bir daha denize açılmaya tövbe eder. Fakat bizim hanım için hâlâ ümitliyim. Muhtemelen eve varınca hepsini unutup benimle birlikte gelecek yazın programını yapmaya başlar( İnşaallah) Aksini düşünmek istemiyorum. Onsuz seyahat zevksiz olur. Ben ondan biraz farklıyım, hevesim daha da arttı. Seneye projemizi daha da büyütmek istiyorum. Sloganım şu; “Karadeniz'den Akdeniz'e tertemiz seyahat!”
Riva dan yola çıkıp Fethiyede kelebekler vadisine kadar gitmeyi düşünüyorum.
Bizim garip teknemiz Göçek koylarında ne güzel görünür... Seneye bu işi muhtemelen daha ciddi yaparız. Kimbilir; belki bir TV kanalı için belgesel dahi çekebiliriz. Uzaklar 2 teknesi gibi... Onlar Antarktika'ya gitmişti, bizim hayallerimiz şimdilik Göçek koylarına ulaşabiliyor. Ama güneş enerjisi ile gidince bu mesafe daha da ciddiyet kazanacaktır.
İstanbul dan Ayvalık a kadar gittik. Dönüş yolunun da çoğunu geçtik. Harcadığımız yakıt 15 TL yi bulmaz. Yolda gördüğümüz yelkenlilerin çoğunluğu motorla gidiyordu. Sanıyorum yelken kullanmak çok kolay ve pratik bir şey değil. Yelkenli kaptanları kısa mesafelerde, uygunsuz havalarda veya üşendiklerinde hep motor kullanmayı tercih ediyorlar.
Bizim sistemimiz ise çok pratik. Kısa mesafelerde elektrik motorunun kullanımı benzinli motordan daha kolay. Benzinde ortaya çıkabilecek tutuşma tehlikesi, eksoz kokusu, aşırı titreşim gürültü gibi olumsuz durumların hiçbirisi elektrikli motorda mevcut değil.
Seyahat etmediğimiz günlerde elektrik o kadar fazla geliyor ki eğer teknemizde çamaşır ve bulaşık makinesi olsa onları dahi kullanabiliriz.
Hoşköy de dikkatimi çeken bir husu da köyde normalden çok fazla sayıda çöp konteyneri bulunması. Üzerinde Şarköy belediyesi yazan mavi renkli plastik konteynerler yanında ; üzerinde “ çevre bakanlığının hibesidir” yazan metal konteynerler ve Şişe Cam fabrikalarının sağladığı cam için özel konteynerler de her yerde göze çarpıyor. Bir sokağın fotoğrafını çektiğinizde en az 3-4 konteyner fotoğraf karesine girebiliyor. Nerdeyse her iki eve bir konteyner koymuşlar.
Maalesef bu çabalara rağmen Hoşköy kendine yakışmayacak kadar kirli bir köy. Çay ocaklarının bulaşık suları limana akıyor. Çay bahçesinde oturan insanlar yedikleri içtikleri şeylerin ambalajlarını oldukları yere atıyorlar. Her taraf pet şişe ve ambalaj poşetleri dolu. Hafta sonu sahildeki açık bir mekânda düğün vardı.Düğün yapılan yerin hemen önünde mevcut olan iki konteynerin etrafı çöp dolu idi. İnsanlar bir adım atmaya üşenip ellerindeki çöpü konteynere değil yere atmışlardı. Çöpleri temizleyen şişmanca görevli ertesi gün akşama kadar sadece düğün yapılan mekanın etrafını temizlemekle uğraştı.
Dün sabah su almak için çeşmeye gittiğimde çeşmenin dört yalağıda çöplerle dolu idi. Burada çekirdek çitletip çöpleriyle yalakları doldurmuşlar. Bunu nasıl yapabiliyorlar anlamam mümkün değil.
Biraz ileride , limanın güney tarafında meydan gibi genişçe bir yol var. Denizin hemen kenarı. İstanbuldaki Dolmabahçe sahilini anımsatıyor. İnsanlar arabalarıyla gelip denizi seyrediyorlar. Bu arada araç içinde içki içip çekirdek çitletiyorlar. Sabah oraya doğru yürüdüğümüzde manzara çok ilginçti. Yerde 6 tane bira şişesi ikili guruplar halinde duruyordu. Herkes bitirdiği şişeleri aracın kapısını açıp yere bırakmış ve çekip gitmişler. En fazla 10-15 mt uzaklarında iki tane çöp konteyneri boş duruyor.
Bu işi düzeltmek için nereden başlamalı bilemiyorum. Bir an için kendimi buranın “kaymakam”ı veya “ belediye başkanı” olarak hayal ediyorum. Deliliğim tutar şöyle anons yaptırırdım herhalde; “ Kaymakam bey bugün saat 9-12 arasında sahildeki plajda çöpleri toplayacaktır. İsteyen katılsın, istemeyen katılmasın! “
İnanmazsınız belki ama mutlaka buna benzer bir delilik yapardım. Ben ya akıllının delisi ya da delinin akıllısıyım. Hiç tereddüt etmeden yapardım. Bakarsın belediye başkanı da bana katılmış, ardından kalabalık bir vatandaş topluluğu da gelir. Köy tertemiz olur ve tertemiz kalır.
Türkiyemde bunları hayal etmek bile zor...
İki konuda çok ümitsizim; 1- Trafik 2- Çevre Temizliği.
Bizim arabamızın içi kirli sayılır. Hiçbir çöpü dışarıya atmayız. Bir poşet içinde toplayıp uygun zamanda çöp kutusuna atarız. Arkadaşlarımın arabası ise pırıl pırıl...Çünkü ellerine ne geçerse dışarıya atıyorlar. Evimiz arabamız tertemiz, sokağımız, çevremiz leş gibi... Bu nasıl bir temizlik anlayışı?
Neyse...
Akşam teknemizin bitişiğindeki çay bahçesinde çay içiyoruz. Garson kızımız çok güzel bir hanım( Bir de sigara içmeseydi...)
Hesabı istiyoruz, içeriye ödememiz gerektiğini söylüyor. Neden kendisi almıyor anlayamıyorun.
Çay ocağının bulunduğu plastik kulübeye giderek ödemeyi yapmak istiyorum. İki çay 1 TL. Böyle güzel iki çaya 1 TL vermek biraz ayıp oldu. Keşke daha fazla içseymişiz. İnşallah yarın akşam telafi ederiz.
Bu seyahatte beni memnun eden bir diğer faktör de “incir”
Dün çocuklar torunumun bahçede bizim ağaçtan incir yerken çekilmiş fotoğrafını göndermişler. Ben de buradan satın aldığım 2 kg incirin fotoğrafını yolladım yani incir savaşı başlattım.
Gerçekten bu seyahatte çok sevdiğim incire doydum. Hem gözüm doydu hem de midem...
Limandan çarşı merkezine 5 dakika yürüyoruz. Caminin yanındaki köşedeki seyyar satıcı her gün orada sepet içinde incir satıyor. Üç gün üst üste incir aldık. İlk gün kahve rengi, ikinci gün siyah üçüncü gün ise beyaz incirler. Küçük fakat bal yükü incirler...Nasıl memnunum anlatamam. Galiba son 6 ayda verdiğim 3-5 kiloyu incirler sayesinde geri alıyorum. İyi ki teknede baskül yok.. Kaç kilo aldığımızı göremiyoruz. Canımız sıkılkdıkça birşeyler yiyoruz.
Henüz dolapta yiyemediğimiz taze elmalar var. Onları da Şarköy deki seyyar satıcı bayandan almıştık. Kendi bahçelerinin meyvasıymış. Müthiş lezzetliler. Bir de Hoşköyden aldığımız siyah üzümler var. Dayanamayıp onların yarısını yedik.
Herşeyin tazesini ve doğalını yemek çok güzel oluyor. Bu güzel nimetler için Allaha şükrediyoruz.
Bugün yine Hasan Kaptan bizi ziyaret edip hatırımızı ve bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Çay bahçesinde birlikte çay içtik.
Kadı Hüseyin de hergün telefonla hatırımızı, halimizi sormaya devam ediyor. Böyle insanlarla tanışınca “ insanlık henüz ölmemiş” diyorum fakat genele bakınca can çekiştiğini düşünmemek elde değil.
Allah iyi insanları çoğaltsın inşaallah...
-------------------------
16 eylül 2015
Öğleden sonra Hasan Kaptan denize açıldı. Kısmet olursa bize karides getirecek. Saat 5 gibi döndüler. Maşaallah bereketli bir av olmuş.
Karidesi tutmakla iş bitmiyormuş meğer...
Ayıklama işine ben de katıldım. İnceler, iriler, Jumbolar ayrı kasalara tasnif ediliyor. Tayfalar benim biraz sonra sıkılıp kaçacağımı düşünüyorlar sanırım. Fakat çok hızlı olamasam da son karidese kadar işi terketmedim. Birkaç kişi daha yardıma gelmesine rağmen akşam ezanına kadar ancak bitirebildik.
Karides ayıklarken de benim mühendislik damarım boş durmadı. Masa yüksekliği, kasaların konumları oturduğum taburenin yeri falan derken bir kaç deneme yaparak en hızlı yöntemi bulmaya çalışıyorum. Biraz sonra bu çabalarımın sonucunu alıyorum. Hem daha az yoruluyor hem de daha çabuk iş çıkarmaya başlıyorum. Biraz sonra Hasan Kaptan da benim yöntemi takdir edip uygulamaya başlıyor. Gerçekten çalışırken yapılabilecek ufak müdahelelerle işler daha rantabl olabiliyor. Burada bir kaç gün daha geçirirsem bu işi yarı otomatik hale getirecek elek , bant ve konveyör sistemi tasarlamaya başlarım herhalde.. Beyin boş durmuyor ki...
Karidesin işi uzun . Ayıkladıktan sonra yıkama, ilaçlama, kasalama, buzlama yapılacak. Ondan sonra en hızlı şekilde İstanbula nakletme işi var. Kaç para kazanacağın ise İstanbul piyasasında oluşan fiyatlara bağlı. Hasan Kaptan memnun. Şükrediyor.
Ayıklama işi, bitince teknemize döndüm. Ellerim üstüm pislik içinde. Bir saat temizlenmekle uğraştım. Biraz sonra Hasan kaptan bir kasa karides getirmez mi! Kaptan biz iki kişiyiz bu kadar karidesi ne yapacağız? Hasan kaptan karidesi nasıl haşlayacağımızı ve ayıklayacağımızı tarif etti.
Haşladıktan sonra yine bizi bırakmadı, ayıklama işini bize öğretiyorum derken zaten tüm kasayı ayıklamış oldu. Biz bir tane yapana kadar o 4-5 taneyi kolayca ayıklayabiliyordu. Karidesler bittiğinde dahi ben hızlı olarak ayıklamayı beceremiyordum.
Karidesler bitince çay ve sohbet faslımız başladı. Kaptanın hanımı da bize katıldı fakat biraz sonra hanımlar bizi terkedip çay bahçesinde başka hanımlarla sohbeti koyulaştırdılar. Biz de Hasan kaptanla geç saatlere kadar sohbeti koyulaştırarak devam ettirdik.
Bu seyahatte tanıdığım iki “insan” en büyük kazancımız olacak herhalde. Allah bu çeşit “insan”ları çoğaltsın “ diye dua ediyorum.
Allah onlardan razı olsun.
İlk defa gördüğün insanlara selam verip elini uzatmak ne büyük bir erdem.Dostluğumuz ,ilişkimiz daim olacak inşaallah.
17 eylül 2015
Sabah 8 gibi kalkıyoruz.
Biraz sonra çok sayıda tekne kısa süre içinde hareketlenip limandan ayrılıyorlar.
İlk gün “ video çekmek yasak “ diyen genç kaptan da yola çıkıyor. Sabah ona günaydın demiştim.. Giderken de ona el sallayıp “rastgele” diyorum. Bunları bilerek ve isteyerek yapıyorum çünkü bu insanların özünde , fıtratında olan iyi insanı uyandırmak amacım. O bana çok sert tonda konuşmuştu, ben ise ona farklı yaklaşarak bu sert suratın ardındaki muhtemel iyi insanı ortaya çıkarmak istiyorum. Elbette bu çaba çok basit bir şey. Fakat bazen bir “günaydın” bir kitap kadar etkili olabilir. Ola ki genç kaptan limandan çıkarken “ Yahu ben bu ihtiyara neredeyse küfür edecektim, adam bana günaydın deyip el salladı, bu ne iş ?” diye düşünmüş olsun. Neden olmasın? Ben bir tohum ekmeye çalışıyorum. Belki yeşeriverir. Ümitsiz olmak bize yakışmaz. İnşaallah gençler bizden daha iyi olurlar.
Hanım kahvaltı hazırlıyor. Akşamki karideslerin bir kısmını tereyağda pişiriyor. Kasap dükkanının kapısındaki kedi gibi bekliyorum. Bu seyahatin en kötü sonucunu dönüşte evdeki baskül söyleyecek sanıyorum.
--------------------
18 eylül 2015
Bugün minibüsle Şarköye gitmeyi planlıyoruz. Cuma günleri pazar kuruluyormuş.
Cuma namazını Hoşköyde kılıp hemen sonra minibüsle Şarköye gidiyoruz.
Pazar kurulan sokaklar oldukça uzun ve kalabalık. Biz daha çok giysilerle ilgileniyoruz çünkü uzun bekleme dönemlerinde temiz çamaşırlarımız azaldı. Yıkama imkânı çok az olduğu için bir kaç parça giysi daha alıyoruz.
Dönüşte yine minibüsle Hoşköye ulaştık. Minibüsler son derece kalabalık. Sanıyorum Cuma pazarının etkisi ile daha da kalabalıklaşmış.Yol üzerinde Hoşköye 6-7 km kala Mürefte limanını gördük. Bu limanda balıkçı tekneleri yok gibi. Galiba sadece amatör tekne ve yatlara hizmet ediyor.
Bir başka seferde kısmet olursa mürefte limanını ziyaret edebiliriz. Bu limanın dezavantajı yerleşim yerine uzak olması. Yürüyerek mürefte merkezine ulaşmak zor gibi görünüyor. Hoşköy limanı bu açıdan çok avantajlı. Köy ve liman içiçe. Halkı da limanla ve denizle bütünleşmiş.
Akşama doğru Hoşköyün kuzey tarafındaki sahilden denize giriyoruz. Dalgalar oldukça azalmış. Deniz girdiğimiz sahilde iki katlı yeni bir motel var. Galiba sezon bittiği için kimseler yok. Duş ve tuvaletleri açık bırakmışlar. Biz de bu olanaklardan istifade ediyoruz. Bu yeni motele bir yüzme havuzu ve bir iskele yapmış olsalar çok güzel bir tesis olacakmış. Hiçbir yerde tesisin adı yazmıyor.
Bu nedenle tesisin adını veremiyorum.
-----------------------
19 eylül 2015
Bugün yine rüzgar kuvvetli fakat gece yarısından sonra 3-4 gün sürecek sakin bir hava bekleniyor.
Yarın sabah yola çıkarak bayramdan önce evimize varacağız inşaallah.
Öğleye doğru tekneler limandan ayrılıyorlar. Hava rüzgarlı ve dalgalı fakat bize fazla gelen dalgalar onlar için normal sayılıyor.
Hasan Kaptan da karides için limandan ayrıldı fakat 10 dakika sonra geri döndü. Pervanesine çuval dolanmış. Dalıp çıkartmaya çalışırken ayak bileğini sakatlamış. Hemen şişmiş olan bileğinden dolayı ayağının üzerine basamıyor.
Balıkçılarda çok kötü olan bir alışkanlık var, ellerine geçen herşeyi denize atabiliyorlar. Organik olanlar neyse fakat her türlü ambalaj malzemesini de denize boca ediyorlar.
Bir gün önce Hasan kaptan teknesindeki makaraların bozuk olan rulmanlarını değiştirdi. Bozuk parçaları özenle toplayıp yakındaki konteynere attı. Konteynere çöp atan tek balıkçı Hasan Kaptan herhalde...
Öğleden sonra yapacağımız seyahati düşünerek noksanlarımızı tamamlamak üzere alışverişimizi yaptık. Aynı seyyar satıcıdan yine 2 kg incir aldık. İlk gün kilosu 2 tl olan incir ertesi gün 2,5 tl, daha sonra ise 3 tl olmuştu. Neyseki bugün son gün. Daha fazla zamlı fiyata maruz kalmıyacağız.
Akşam bir lokantada balık yemek istedik. Küçük bir aile işletmesi olan lokantada hangi balıkların mevcut olduğunu sorduk. Bayan bize istavrit ve palamut var fakat palamut pahalı dedi.
Halbuki limandan gemiler dolusu palamut çıkıyor hergün. Fiyatları sorduk. İstavrit 10 lira palamut 15 lira imiş. Kıyafetlerimiz bayana çok pejmürde görünmüş olmalı ki palamutu bize uygun bulmadı herhalde. Biz yine de palamut siparişi verdik. Genelde bu şekildeki küçük aile işletmeleri bizim çok hoşumuza gider fakat burasını beğenemedik. Masada su yok, su istedik bir tane küçük pet şişe getirdiler bardak yok. Limon istedik gelmedi. Masada ıslak mendil vs. de yok.
Yemekten sonra ellerimizi yıkamak istedik musluklardan su akmıyor. Sular kesik imiş. Şişeden birbirimizin eline su dökerek ellerimizi yıkayabildik. Müşkülpesent müşteri olmamamıza rağmen bu balıkçı lokantasından memnun olamadık.
Balıktan sonra tatlı niyetine dondurmacı “Veyis”ten dondurmalarımızı yedik. Nerdeyse her akşam buradan dondurma yiyoruz. Aldığımız kilolarda dondurmanın payı büyük. Veyis'in dondurması gerçekten güzel. Ben özellikle “damla sakızlı” dondurmayı çok beğendim.
Dondurmadan sonra kısa bir sahil yürüyüşü, ardından teknemizin yakın komşusu çay bahçesinde veda çaylarımızı içtik. Tekneye döndüğümüzde midemizde yer kalmamıştı fakat oburluğum üzerimde olduğu için biraz incir yemeden yatmıyorum.
Bahçemizde de küçük bir incir ağacımız var fakat günde en fazla 1-2 incir olgunlaşıyor. Onları da torunlara veya çocuklara yedirmeyi istiyorum. Biz dedelerimizin diktiği ağacın meyvelerini yemiştik. Torunlarım da benim diktiğim ağaçların meyvesini yesinler istiyorum.
-----------------
20 eylül 2015
Sabah 7 de yola çıkıyoruz.
Artık günler iyice kısalmış. Bu saatte dahi tam olarak gün ağarmamıştı. Tabiki normal bir durum bu... Çünkü yarın 21 eylül gece ve gündüzün eşit olduğu gün yani “gündönümü”.
Limandan çıkar çıkmaz çalkantılı deniz teknemizi sallamaya başlıyor. Bu çalkantı 3 saat kadar devam etti. İlerleyen saatlerde deniz sakinleşti. Marmara Ereğli ye yaklaşırken poyraz yerini hafif lodos a bıraktı. Bu sayede teknemizin hızı da biraz arttı.
Rüzgar hafifleyip deniz sakinleştiğinde etrafımızda yunuslar görünmeye başladı. Vakit ilerledikçe bize daha da yaklaştılar ve iki saat boyunca bize inanılmaz şekilde arkadaşlık yaptılar. İki gövdenin arasında bizimle birlikte, neredeyse altımızda yüzdüler. Dümen başında onları hemen önümde izleyebiliyorum. Eşim dışarda onlarla adeta sohbet ediyor. Neredeyse eliyle okşayabilecek kadar yaklaşıyorlar. Ona iyice alıştılar fakat ben dışarı çıkınca uzaklaşıyorlar. Ben içeri girince yine yaklaşıyorlar. Önümüzden yatay geçerken yan dönüp vücutlarının beyaz renkli alt kısımlarını bize gösteriyorlar. Adeta gülen gözlerle bize oyun yapıyorlar. Bu güzel anların bir kısmını videoya çekme imknı buldum. Limana yaklaşırken bize veda ettiler.
Öğleye kadar hava bulutlu olduğu için 1 saat kadar benzinli motorla yol aldık. Bu arada akülerimizi de biraz doldurmuş olduk. Öğleden sonra güneş açtığı için M. Ereğli limanına kadar güneş enerjisiyle devam ettik. M. Ereğli doğal limanına girişte sığlık fenerinin çok çok açığından geçiyoruz. Çünkü gidiş yolunda bu fenere yakın geçmiş ve salmayı ciddi şekilde kayalara çarpmıştık. Bu tür hatıralarımız bize ders oldu, artık her türlü sığlıktan uzak geçiyoruz. Hatta biraz abartıp epeyce uzak geçiyoruz. Giderken 5-6 kere salmayı dibe sürttük. Dönüş yolunda hiç olmadı. İnşallah eve kadar da hiç olmaz. Koydaki plajın sağ tarafında kıyıya yakın bir yere demirledik. Karşımızdaki bakımsız duvarların ardında sanki terkedilmiş gibi görünen askeri tesis benzeri yapılar var. Hava çok sakin olduğu için kıyıya halat bağlamaya gerek duymadık. Fakat emniyet için ikinci çapayı da attık. Tedbirli olmak her zaman iyidir. Şarköyde yaşadığımız demir tarama olayından sonra daha dikkatliyiz. Demir attığımız yerlerin erişte veya yosun olmamasını tercih ediyoruz. Kumluk ve balçık alanlar daha emniyetli oluyor...
Bu günlük bu kadar diye düşünmüştük fakat yanılmışız.
Gece saat 11 civarı tam uykuya dalmakta iken dışardan gelen düdük sesleri ile uyandık. Dışarı çıkıp etrafa bakındım. Sol tarafta oldukça uzakta birisi elfenerini bize doğru tutup sağa sola sallayıp duruyor. Herhalde karşıdaki tesistekiler bizim varlığımızı yeni keşfettiler ve bizi uyarıyorlar diye düşünüyorum. Havuzluğun ışığını yakıp hanımı da yanıma çağırdım. “ Gel, iki ihtiyarı da görsünler, bizden bir şey çıkmayacağını düşünüp giderler” dedim. Gerçekten fenerli kişi bir dakika sonra gitti.
Yarım saat kadar havuzlukta sohbet edip tekrar yatmaya gittik. Biraz sonra tekrar düdük sesi ile ayaklandık. Işığı yakıp tekrar havuzluğa çıktık. Bu sefer uzaktaki fenerli kişiden iki adet sert emir cümlesi duyduk. “ Burayı TERKET” “ Derhal TERKET” Başka bir şey söylemedi. El fenerini bize doğru tutup yakıp söndürüyordu. Anlamıştık ki buradan da bizi kovuyorlardı.
Çaresiz demirleri aldık. Seyir fenerlerini de yaktık.
İlk defa karanlıkta yol alacağız.Yan taraftaki plajın şamandıralarının 100 mt kadar açığından geçip sol taraftaki gidişte demir attığımız yere doğru yavaşça yol almaya çalışıyoruz. Fakat makûs talihimiz bizi yine yakaladı.Büyük ve erken konuşmuşuz. Plajın açığında yine dibe oturduk.
Hem salma hem de dümen palaları dibe saplanmıştı. Bu karanlıkta dalıp aşağıya bakmak ta pek kolay değil. Salmayı yukarı çekip ileri geri yumuşak manevralar yaparak bu sığlıktan kurtulduk.
Böylece M. Ereğli bizde iki kere sığlık hatırası bırakmış oldu. İnşaallah daha beteri olmaz. Sabaha kadar tedirginliğimiz geçmedi. “ TERKET” komutlarındaki sertlik hâlâ kulaklarımızda...
-----------------------
21 eylül 2015
Sabah erkenden M. Ereğliden ayrıldık. Artık bu kovulmalardan sıkılmıştık. Olabildiğince hızlı evimize varmak istiyoruz. 24 eylül günü kurban bayramı. Eşim arifeden önce varıp evi birazcık toparlamak istiyor. Artık bundan sonra benzin stokumuzu da kullanacağız. Yola çıkarken aldığımız 120 TL lik benzinin çoğu duruyor. Eve gidene kadar hepsini kullanabiliriz. Hem günler kısaldı hem de bulutlar arttı. Bugün de öğleye kadar hava kapalı geçti. Rüzgar da hep poyraz eserek aleyhimize çalışıyor. Biz de rüzgara karşı gitmek zorundayız. Bugün sabah güneş yok iken iki saat benzin motorunu çalıştırdık. Öğleden sonra güneş çıkınca akşama kadar elektrikle gidebildik.
Akşama doğru Floryada menekşe plajının yanındaki fabrika görünümlü binanın oldukça açığına demirledik. Yine birileri “yasak” der diye kıyıya fazla yaklaşmıyoruz.
Birkaç meraklı tekne dışında çok şükür bize kimse yaklaşmadı. Bazı tekneler yanımıza kadar gelip bizden bilgi alarak meraklarını giderdiler. Onlara bilgi vermek bizim de hoşumuza gidiyor. Özellikle Hoşköy de çocukların ilgisi çok hoşumuza gitmişti.
------------------
22 eylül 2015
Sabah 7 de yola çıkıyoruz. İlk bir saat deniz sakin iken daha sonra poyraz yine kuvvetleniyor. Fakat bugün gerekirse tüm benzin stokumuzu da harcayıp eve varmayı planlıyoruz. Öğleye doğru sarayburnuna ulaşıyoruz. Doğrudan Haydarpaşa tarafına geçip bundan sonra boğazın Asya kıyısını takip etmek istiyoruz. Gidiş yolunda Avrupa kıyısında çok yoğunluk vardı. Gezi tekneleri ve Turyol gibi tekneler bizi hayli zorlamıştı. Fakat Asya kıyısında da durum farklı olmadı. Özellikle Haydarpaşa önünde 3 Turyol teknesi ile bir büyük geminin arasında kaldık. Turyol teknelerinden birisi sağımızdan diğeri solumuzdan son sürat geçerek bizi aşırı dalgaya maruz bıraktılar. Biraz da meraktan herhalde; çok yakınımızdan geçiyorlar. Rüzgar tam karşımızdan geliyor ve daha da kuvvetlendi. Deniz çok çalkantılı. Artık hem benzinli hem de elektrikli motoru birlikte kullanıyoruz.
Hava çok bulutlu. Güneşten gelen enerjimiz oldukça düştü.
Benzinli motoru çeyrek güçte çalıştırıp elektrikli motoru sadece 300 watt ta çalıştırarak ona destek veriyoruz.
Bu seyahat esnasında yaptığımız deneylerde kabaca şu sonuca vardık. Tek bir motorla giderken motorun gücünü iki katına çıkartırsak teknenin hızı en fazla üçte bir artıyor. Yani 2 katı yakıt harcamamaıza rağmen ancak %30 hız artışı sağlayabiliyoruz. Örneğin çeyrek güçle 3 mil hız yaparken yarım güce çıktığımızda hızımız ancak 4 mile çıkabiliyor. İlk motorun gücünü artırmak yerine ikinci motoru devreye sokarsak daha fazla verim elde edebiliyoruz. Örneğin benzinli motor çeyrek güçte iken ( yaklaşık 1000w lık elektrik gücüne tekabül ediyor) 3 mil hıza ulaşırken , elektrik motorunu da devreye sokup sadece 300 wlık bir harcama yaparsak hızımız 4 mile çıkıyor. Bu deneyi hem benzinli motorla hem de elektrikli motorla birkaç defa denedim, sonuç hep bu yönde çıktı. Bu deneylerden elde ettiğim sonuca bakarak, büyük katamaranlarda olduğu gibi ben de teknemize ikinci 4 kw lık motoru eklemeyi düşünüyorum.
2016 mayısına inşallah sağ salim ulaşırsak daha uzun bir macera planlıyorum.
Saat 15 gibi üçüncü boğaz köprüsüne yaklaştık. Köprünün fotoğrafını dostlarımıza göndererek hedefe yaklaştığımızı bildirmek üzere “ hoş bulduk İstanbul” mesajı gönderdim.
Ama yine erken konuşmuşum.
Karadeniz üzerinde pamuk yığını gibi bulutlar belirmeye başladı. Kadı Hüseyin abimizin şarköyde bize yaptığı uyarıyı hatırlayarak tedirgin oluyoruz. Karadenize çıkarken hava sertleşmeye başladı.
On dakika içinde dalgalar 2-3 mt ye ulaştı. Denizdeki balıkçılar da bizim ters yönümüzde Poyrazköye doğru kaçıyorlar. Onlar bizim kadar tedirgin değiller. Giderken oltalarını sallamaya da devam ediyorlar.
Yolculuğumuzun son iki saati bu dalgalarla ciddi şekilde boğuşarak geçti. Allah bu son iki saatte bize biraz denizcilik dersi verdi. Seyahat öncesi aylar boyu internette seyrettiğim fırtınalı havada tekne kullanımı ile ilgili videolar gerçekten işime yaradı. Dalgaya binerken ve inerken dümen kullanımı konusunda epeyce pratik yapmış oldum. Ben çok tedirgin değilim fakat eşim son derece rahatsız. Bir ara poyrazköye dönmeyi teklif etti fakat yolun yarısında iken ileri devam edip evimize ulaşmayı tercih ettim. Geriye de dönsek aynı şartları yaşayacaktık. Dalgaları iskele baş omuzdan alarak 3,5-4 mil hızla gidiyoruz. Henüz teknenin burnu ciddi anlamda suya hiç dalmadı. Eğer yanımda tecrübeli bir kaptan olsa çok neşelenir ve dalgalardan aldığım dersin tadını çıkartabilirdim. Rivaya varmamıza kadar geçen bir saat eşim için çok zor geçti. Bir dostum 12 mt lik motoryatı ile Atinadan Bodruma eşiyle birlikte yaptıkları seyahatte kuvvetli bir fırtınaya yakalanmışlar. Tekne sallandıkça hanımı karaya çıkınca boşanacağını haykırıp durmuş. Allahtan bizim hanım o seviyeye gelmedi. Sabırla yolun bir an önce bitmesini bekliyor. Çok şükür ikimizin de inancı tam ve biliyoruz ki Allah ne zaman nasip ederse o zaman varacağız veya varamıyacağız. Hiçbir an kendimizi onsuz ve yalnız hissetmedik çok şükür.
Rivaya yaklaşınca bir kaç kere yönümü sahile çevirmeyi denedim fakat her defasında dalgalar yandan bizi hırpalıyor. Bu nedenle riva deresinin ağzını tam sağıma alıncaya kadar dönmemeye karar verdim. Elmas burnuna iyice yanaşıp ondan sonra dere ağzına yöneleceğim. İlave olarak; elmas burnunun poyrazı kestiğini biliyorum. Fakat beklediğim gibi olmadı. Rüzgar poyraz değilmiş demek ki. Yıldız veya biraz karayel gibi estiği için dereağzı da aşırı dalgalı idi. Dalgaları yandan almaktansa arkadan almak işimi kolaylaştırabilirdi.
Aküler artık bitmeye yaklaştı, bir ara gidip benzini kontrol ettim.Zor şartlar sebebiyle tahminimden fazla yakıt harcamıştık. Bir iki litre benzin kalmıştı fakat bizi eve kadar rahatlıkla götürecek yakıtımız vardı. Ayrıca az da olsa akülerimizde de kalan yola yetecek kadar enerjimiz vardı.
Elmas burnuna iyice yaklaşınca uygun dalgaları bekleyip hızımı artırarak sağa döndüm. Dalgalar şimdi arkamızdan geliyordu ve hızı artırdığım için bizi fazla rahatsız etmiyordu. Derenin ağzını tutturabilirsem sorun yok gibi görünüyordu.
Şimdi önümüzdeki tek sorun dere ağzında aşırı kabaran ve kırılan dalgaları geçmek idi. Dere ağızlarında oluşan alüvyon setleri nedeniyle bu tür yerlere girip çıkarken daha dikkatli olmak gerekiyor.
İnternette Yeni Zellanda kıyılarında çekilmiş pek çok “ bar crossing” videoları seyretmiştim. Orada oluşan dalgalar yanında bizimkiler oldukça küçük kalıyordu. Dalgalar arkadan ters bir şekilde vurup tekneleri alabora edebiliyordu. Bizim dalgaların oradakiler kadar iri olmadığını düşünerek kendimi rahatlattım ve hızımı maksimuma çıkarıp çok fazla risk yaşamadan ve teknenin kontrolunu kaybetmeden dereye girdik. Tonozumuza bağlandıktan sonra eşi dostu arayıp sağ salim gelişimizi haber verdik. Çok şükür bu maceramızı büyük sorunlar yaşamadan , tecrübemizi artırarak tamamladık.
Fakat bu son iki saat yüzünden eşimin gelecek sene için planladığımız Göçek seyahatimize
katılıp katılmayacağına dair şüphelerim oluştu. Önümüzde 8 ay var. İnşaallah bu süre içinde şu son iki saati unutur.
Şimdi; yorgunluğumuzu attıktan sonra; bu seyahatle ilgili bizim beyin süzgecimizde üstte kalan kısımlarını özetlemek istiyorum:
Seyahat öncesi internette uzun uzun araştırarak; bize benzer acemi denizcilerin yaptığı seyahatlerin anılarını bulmaya ve onlardan istifade etmeye çalıştım. Fakat dişe dokunur detaylı sayılabilecek herhangi bir yazı bulamadım. Bulabildiğim kısa kısa bir kaç yazıdan dahi oldukça istifade ettim.
Öncelikle ADB belgemi alabilmek için internet üzerinden eğitimimi tamamlayıp imtihan için randevumu aldım. İstanbul-Karaköy- Salıpazarındaki gemi adamları derneğinde girdiğim imtihanda 100 üzerinden 86 puan alarak belgemi almaya hak kazandım. İmtihan harcı olan 50 TL dışında herhangibir yere ödeme yapmadım. İnternet üzerinden eğitimi tamamlayıp ilgili derslerin sonundaki sınavları tamamlamadan esas imtihan için randevu alamıyorsunuz. Sadece randevu aşamasına gelebilmek için çeşitli yerlere başvurup 500-600 euro ödeyenler olduğunu biliyorum. Bu paraları ödemeye hiç gerek yok. Eğitimde öğreneceğiniz bilgiler zaten çok işimize yarayacak şeyler. En basit bilgi bile denizde çok işe yarayabiliyor.
Bu seyahatten bana kalan dersler şunlar:
1- Çapa çok önemli. Asla tek çapa ile yola çıkmayın. Çapalar konusunda internette detaylı bilgiler mevcut. İki farklı çapa bulundurmak çok faydalı olabiliyor. Hatta üçüncü çapa olarak uyduruk fakat işe yarayan bir şey dahi bulundurabilirsiniz. Hatta benim yaptığım gibi bu uyduruk üçüncü çapayı; çapasız kalan bir tekneye vererek onu rahatlatır ve yeni dostlar da kazanabilirsiniz. Benim şimdi Kara Biga da böyle bir dostum var.
2- Meteorolojiyi cok ciddi takip edin.
Tek bir kaynağa güvenmeyip bir kaç farklı yerden hava tahminlerini takip edin. Acemilik döneminde daima en yumuşak havalarda yola çıkın. Önünüzdeki saatlerde hava daha da sakinleşecek ise yola çıkın. Fakat asla birkaç saat sonra havanın bozacağını bilerek yola çıkmayın.
5 saat sonra geleceği bildirilen fırtına bir iki saat içinde gelebiliyor. Meteoroloji böyle durumlarda “pardon” demiyor. Siz çektiğinizle kalıyorsunuz. Örneğin “ accuwaether” sitesinin defalarca çuvalladığına şahit olduk.
3- Yola kiminle çıktığınız çok önemli. Fırtınalı havada eşiniz sizi boşamaya karar verebilir.
Yol arkadaşınız size güvenmeli ve kötü şartlarda size destek olabilmeli. Acemi bir kaptan olarak siz fırtına ile boğuşurken bir de yol arkadaşınızın şikayetlerine maruz kalabilirsiniz. Uzun seyahatler öncesi kısa deneme seyahatleri yaparak yol arkadaşınızı hazırlamaya çalışın.
Bizim ki gibi temeli sağlam ve birbirine güvenen çiftler için bu tür seyahatler müthiş eğlenceli ve zevkli olacaktır.
4- Seyahatiniz esnasında adında “ KUM” geçen her yerden uzak durun. Örneğin “kumburun” “ kumköy” “ kumbağ” gibi... Hatta artık ben “kumkapı”dan bile uzak durabilirim.
Sahil alçak ise yani dik yamaçlar yoksa oralardan uzak geçin. Yassı olan sahil şeridi denizin altında da sığlık şeklinde devam ediyor olabilir. İmkânı olanlar derinlik ölçme cihazı ve detaylı navigasyon haritalarına sahip olsunlar. Bizim salmamız seyyar olduğu için tekne gövdesini hiç bir yere sürtmeden atlattık. Bizim salmamız adeta sığlık sigortası gibi çalıştı. Gövde zemine değmeden önce ilk olarak salma dibe dokunduğu için bizi asıl tehlikelerden korumuş oldu. Salması seyyar olmayan yelkenli teknelerin çok dikkatli olması gerekir. Fiber tekneler gövdeyi çok kolay yırtıp su alma tehlikesi yaşayabilirler. Ayrıca GPS üzerinden konum denetleyen ve demirde iken konum değiştiğinde alarm veren sistemler de çok işe yarayabilir.
5- Yola çıkmadan dersinizi iyi çalışın.
Ben bu konuda kendime “ aferin” diyebilirim. Çünkü yola çıkmadan gideceğimiz güzergahı detaylı bir şekilde defalarca inceledim, girebileceğimiz muhtemel limanları koordinatları ile harita üzerine kaydettim. Rüzgarın değişebileceğini düşünerek alternatif limanları da tesbit edip kaydettim. Limanların girişlerini google earth den incelemek faydalı oldu. Bazı tehlikeli bölgeleri haritalardan incelemek faydalı olabiliyor.
Bu çalışmalar bizim çok işimize yaradı.
6- Acil durumlarda arayabileceğiniz telefon numaraları, web siteleri kolayca görebileceğiniz bir yerde mevcut olsun. Tehlike anında çantanıza dahi ulaşamama ihtimaliniz vardır. Özellikle sahil güvenlik tel. no.sunu (158) unutmayın. Acil durumda sahil güvenliğe ait web sitesine tek dokunuşla acil durum mesajı gönderebileceğiniz uygulamayı telefonunuza kaydedin.
Yola çıkarken çıkış saatinizi, hedefinizi, muhtemel varış saatinizi vb. Bilgileri eş dost veya çocuklara bildirin. Özellikle deniz tecrübesi olan arkadaşlarınızın tel. no.larını el altında bulundurun. Unutmayın ki “damdan düşen”in tavsiyesi daha kıymetlidir. Özellikle tekne batırmış dostlarınızın tavsiyelerini can kulağı ile dinleyin.
7- Seyahat esnasında günlük tutup bunları paylaşarak diğer insanların tecrübelerinizden istifade etmesini sağlayabilirsiniz.
8- Asla risk almayın. Alacağınız riskin karşılığı çok ağır olabilir.
Teknede ihtiyaçtan fazla can yeleği ve güvenlik malzemesi bulundurun.
Biz ne olur ne olmaz diye dalgıç elbisesi dahi bulunduruyoruz. Allah korusun acil durumda denize atlamak zorunda kalındığında iyi bir elbise üzerine giyilmiş iyi bir can yeleği uzun bir süre hayatta kalma imkânı verecektir.
İnternette yaptığım araştırmalardan öğrendim ki; tekneyi terketmek her zaman en son çare olmalıymış. Okyanuslarda tehlike anında terkedilen teknelerin çoğu günler sonra kendi halinde sapasağlam bulunmuştur. Tekne suya gömülse bile tekneye yakın durmak tercih edilmelidir.
Teknenizde palet , gözlük ve şnorkel bulunsun. Hatta mümkünse birden fazla bulunsun. Biz seyahatimiz esnasında birkaç kere bu malzemelere ihtiyaç duyduk. Bazen salmayı sıkıştığı yerden kurtarmak için, bazen çapayı kurtarmak için, bazen ise denize düşen bir şeyi alabilmek için palet ve gözlük çok işe yarıyor.
Yangın söndürücü, ilk yardım malzemesi gibi mutlaka bulunması gereken şeyler dışında fırtına çapası gibi faydalı ekipmanları da bulundurun.
Paraşüt çıpa da denilen fırtına çıpası çok kötü havalarda hayat kurtarabilmektedir. Bu konudaki bilgileri internet üzerinden öğrenebilirsiniz.
Teknenizde balıkçı tipi yağmurluk bulundurmanız da faydalı olacaktır.
9- Yalvararak istirham ediyorum !
Denizlerimizi ( karamızı da ) hiç bir şekilde kirletmeyelim.
Piyasadaki normal deterjanlar denizler için son derece zararlıdır. Doğal sabun veya deniz için özel üretilmiş deterjanlar kullanalım.
SON SÖZ;
Denizlerimizle tanışalım, kucaklaşalım ama kirletmeyelim.Tabiatın intikamı çok kötü oluyor.
Denizi ciddiye alalım, risk almayalım.
Temiz ve Saygılı olalım.
İnsana da, Doğaya da...
Suya da, toprağa da...
SENEYE DAHA UZUN BİR SEYAHAT HAYALİYLE; SAĞLIKLI, MUTLU HUZURLU KALIN. ALLAH'A EMANET OLUN.