2 eylül 2015
Sabah Çanakkale boğazını geçmek üzere yola çıkıyoruz. Çanakkaleye kadar boğazın sol sahilini takip etmek istiyoruz. Akıntı aleyhimize olacak fakat bu sahili de görmek istiyoruz.
Yola çıkınca şuna emin olduk ki giderken de gelirken de boğazın sağ sahilini kullanmak akıntı açısından daha avantajlı. Karşımızdan çok ciddi akıntı geliyor. Allah tan rüzgar çok zayıf. Bir de karşıdan kuzey rüzgarı gelse yol almamız nerdeyse imkansız olacak. Böyle bir durum olursa benzinli motorumuzu devreye sokacağız. İlk günden şu ana kadar motor arızasıyla uğraştığımız 2 saat dışında benzinli motoru hiç kullanmadık.
Saat 11 civarında Kilitbahir'e vardık. Kaleye yakın , akıntının en kuvvetli olduğu yere demir attık. Bulunduğumuz yerde 2-3 saat kalıp akülerimizi doldurmayı düşünüyoruz. Burada akıntı o kadar fazla ki neredeyse azgın bir ırmak gibi. Çapayı atarken aşağıya doğru değil 40-50 derecelik bir açıyla dibe doğru iniyor. Danfort tipi 12 kg lık çapamız burada iyi bir sınav veriyor. Demirde kaldığımız sürece dikkatimizi bir an bile çapadan ayıramıyoruz. Kıyıya yakın olduğumuz için bu kadar kuvvetli akıntıda yaptığım bu işin pek akıllıca olmadığını bildiğimden sürekli kerteriz kontrolu yapıyorum.
Aküler dolduğunda karşıya geçmek üzere demir alıyoruz. Karşıya geçerken gemilere engel olmamak için daha hızlı gitmeye çalışarak biraz fazla enerji harcıyoruz.
Karşıya geçtikten sonra sağ kıyıyı takip ederek ters akıntıdan istifade ediyoruz.
Akıntının karşıdan gelip biz en çok zorladığı dar alanlarda hızımız 1,3 mile kadar düşüyor. Ters akıntıyı arkamıza aldığımızda ise 4,5-5 mile ulaşabiliyoruz.
İyimser hedefimiz Lapseki veya Çardak a varmak idi. Fakat rüzgar yok denecek kadar zayıf olmasına rağmen karşıdan gelen akıntının etkisi ile bu hedeflere varamıyoruz. Kemiklialan mevkiindeki radar kulesini dahi geçemeden sakin bir koya demirleyip geceyi burada geçiriyoruz. Biraz ilerimizde kullanım dışı olduğunu düşündüğümüz askeri bir tesis ve boş duran büyük bir iskele var.
Yarın lodos bize destek olacak gibi fakat ardından sürekli ve kuvvetli poyraz bekleniyor. İşimiz zor olacak...
------------------------------------
6 eylül 2015
Sabah kahvaltıdan sonra sakin bir havada yola çıkıyoruz.
Biraz sonra güneyli hafif rüzgar bize destek olmaya başlıyor. Çardak'ı geçerken lodos epeyce kuvvetleniyor ve dalgalar bizi rahatsız etmeye başlıyor. Bu dalgalar teknemizi zorlayacak boyutta değil fakat eşim dalgalı havalardan hoşlanmıyor. Ben de onu daha fazla tedirgin etmemek için hiç riske girmiyorum. Zamanla alışırsa biraz daha sert denizlere çıkabiliriz belki.
Sahile çok yaklaşmadan Biga ya bağlı Kemer köyüne doğru yol alıyoruz. Çardaktan 3-4 mil sonra deniz ortasında gemi direği gibi bir şey dikkatimi çekiyor. Sanki batık bir geminin direk ucu gibi. Fakat herhangi bir işaret veya ışık yok gibi. Bizim gibi acemiler gece yol alsa bu direğe çarpmamız mümkün. Yıllar önceden hatırlıyorum; Koç ailesinin bir ferdi teknesi ile Dolmabahçe sarayının önündeki dubaya çarpıp büyük tehlike atlatmıştı. Basit bir güneş paneli ve ışık sistemi ile bu sorun kolayca giderilebilir. Maliyeti 2 bin TL yi geçmez.
Akşam üzeri çalkantılı bir denizle Kemer barınağına giriyoruz. Bir km kadar önce İÇDAŞ firmasına ait kömürlü termik santralın önünden geçtik. Bu tesis kendisi için devasa bir dalgakıran yapmış. Bu mendirek sayesinde tesisin iskelesini kuzeyli dalgalardan koruyor. İskeleye yanaşan büyük gemilerden kömür alınıp , kapalı bant sistemiyle tesise taşınıyor. Görünüş olarak modern bir tesis.
----------------------------------
7-8-9-10 Eylül 2015
Kuvvetli rüzgar nedeniyle Kemer köyüne mecburi misafir oluyoruz. Hava çok kötü. Küçük ve orta boy balıkçı tekneleri dahi limandan ayrılmıyorlar. Biz de bu mecburi tatilimizi okuyarak, yazarak ve çevredeki müthiş tarihi zenginlikleri gezerek değerlendiriyoruz.
Zaten demir attığımız anda tarihin içine düştüğümüzü anlıyoruz.
Bu tarihi yerin adı “ PARİON”.
İkibinbeşyüz yıllık bir şehir kalıntısı. İlk günkü gezimizde gördük ki; limandan bir kaç yüz metre doğuya gittiğinizde kendinizi tarihi kazı alanında buluyorsunuz. Girişteki tabelada 10 yıl kadar önce bir profesörümüzün bu alanı keşfettiği ve ondan sonra araştırma ve kazıların başladığı yazıyor.
İşin doğrusu; bu alanın keşfedilme gibi bir sorunu yok. Tekneden çıkmadan görebiliyoruz ki her yerden tarih fışkırıyor. Keşke bu araştırmalar bu bölge talan edilmeden başlayabilseydi. Bu profesöre keşfinden dolayı değil de kazıların başlamasına vesile olduğu için teşekkür edilmeli. Çünkü; konuştuğumuz yerli halktan öğrendiğimize göre çok eskilerden beri yabancı tekneler bu limana gelip günlerce kalır ve tekne sakinleri günlerce bu tarlalarda dolaşırlarmış. Merak ediyorum; bu teknelerin geldiklerinde ve giderkenki ağırlıkları ne kadar farklı idi? Muhtemelen giderken oldukça ağırlaşmış olarak gitmişlerdir çünkü kıymetli pekçok heykelcikler, sikkeler ve taşlar yok olmuş. Taşınamayacak kadar büyük kütleler kalmış. Bizim yetkili ve ilgililer yıllar boyu bu talana göz yumup beklemiş galiba. Avrupa müzeleri ve kolleksiyonları bu sayede bizim eserlerimizle dolmuş.
Kültür bakanlığımız şimdi bu eserleri parayla veya başka yollarla geri almaya çabalıyor.
Bu söylediklerimi teyid etmek için tekneden kıyıya doğru kısa bir video çektim.
15 mt uzağımızda kıyıda yatık vaziyette bir sütun göze çarpıyor. Çapı 50 cm kadar, boyu 2 mt.
Biraz ileride sanki bu sütunun bir parçası olan 50 cm.lik bir parça daha duruyor. Sütunlar tertemiz. En ufak bir aşınma yok.Yüzeyleri çok düzgün. Arkasında duran 200 mt lik sahil şeridinde 6-7 adet taş duvar kalıntısı mevcut. Duvarların hemen yanlarında kanal ağız boşlukları görünüyor. Muhtemelen kanalizasyon veya yağmur suyu deşarjı için yapılmış kanallar olmalı...
Biraz daha dikkatli bakınca yerde yatay olarak duran mermerler göze çarpıyor. Bunlar da sütunların alt tabanı olmalı.
Merakım daha da arttı. Sahile çıkıp çekime devam edince gördük ki bu taşların nerdeyse tamamı işlenmiş ve düzgün tarihi eserler. Üzerlerinde çeşitli işleme ve figürler görünüyor.
Bu duvar kalıntıları muhtemelen tarihi bir limana ait kayıkhane veya benzer yapılara ait olmalı.
Eğer sahilde böyle bir yapılaşma varsa bunun arkasında büyükçe bir şehrin kalıntısı olmalı diye düşünüyoruz.
Mecburi misafirliğimizin devam eden günlerinde tarihi kazı alanlarını bol bol gezme imkanımız oldu. Orada çalışan öğrenci ve hocalardan öğrendik ki bu tarihi kentin o dönemdeki tahmin edilen nüfusu 70 bin.
Daha sonra tanışıp dost olduğumuz köy sakinlerinden öğrendik ki sahildeki bu yıkık sütun 20-30 yıl önce ayakta dimdik duruyormuş. Daha sonra yıkılmış ve öylece yerde yatıyor. Sahil kahvesinde yaptığımız sohbette geçmiş zamanlarda tarlalarda bulunan heykelciklerin alış veriş hikayelerini üzülerek dinledim. Ülkemizdeki tarihi eserlerin başına ne geldiyse PARIONun başına da aynısı gelmiş anlaşılan. Gidebilen parçalar batıdaki müze ve kolleksiyonlarda yerlerini aldıktan sonra bizim hocalarımız buraları keşfetmişler...
Halbuki köy sakinlerinin anlattığına göre 20-30 yıl önce bu tarihi alanın etrafı duvarlarla çevrili imiş ve bu bölgeye ahşaptan yapılmış büyük kapılardan geçerek girilip çıkılırmış...
Pek çok kere olduğu gibi yine kelimeler boğazıma düğümleniyor... Ne zaman aklımızı kullanmaya başlayacağız acaba?
Kemer köyünde gözümüze çarpan en önemli negatif görüntü toz ve çöpler oldu. Kıyının birkaç metresini temizlemeye kalksanız bir çuval pet şişe toplarsınız.
Muhtemelen bu çöplerin bir kısmı karşı sahillerden , avrupa yakasından(Şarköy, Mürefte vb.) buraya kuzeyli rüzgarlarla ulaşmış. Ama önemli bir kısmı da buradaki balıkçılar ve diğer insanlar tarafından denize atılan cisimler. Bu problem sadece buraya özgü değil. Gezdiğimiz bütün limanlarda balıkçılar adeta intihar edercesine kendi tarlalarını öldürüyorlar. Ellerine geçen herşeyi denize atabiliyorlar. Sopa yememek için kimseyi uyaramıyorum. Gençliğimde bu tür uyarılar yapıp epeyce tartaklanmışlığım vardır. Artık pes ettim.
Hayatım boyunca en ufak bir çöpü dahi doğaya atamadım. Bunu nasıl yapabiliyorlar , hiç anlayamadan öleceğim...
Kemer deki en olumlu şey on metre kadar uzağımızdaki balıkçı teknesinin sahinin bize selam verip birşeye ihtiyacımız olup olmadığını sorması oldu. Çok şaşırdım ve sevindim.
25 günlük seyahatimiz esnasında ilk defa birisi bize selam verip hatırımızı sordu. Hatta; tuvaletin, su musluğunun, marketin yerini tarif etti.
Ertesi gün tekrar teknesini kontrol etmeye gelmişti. Yine selamlaştık, hatırımızı ve ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Yakındaki bahçesine gidecekmiş, bize birşeyler getirmek istiyormuş. Buraya bıraksam alabilir misiniz diye sordu. Memnuniyetle , botla gelir alırım diye cevap verdim.
Akşama doğru kabin içindeyiz, dışarıdan öksürük benzeri bir ses duydum. Balıkçı komşumuz dediğini yapmış ,elindeki poşeti işaret ediyordu. Hemen botla gidip poşeti aldım. Poşette neler yoktu ki; Biber, domates, patlıcan ,fasülye... Gitmişken biraz da sohbet etmek niyetim. “Kadı Hüseyin” derlermiş ona.. Hüseyin diye sorsak kimse bilmezmiş. Yaşı benden epeyce fazla. Yetmişlerde ,fakat çok dinç görünüyor.
Sohbetimiz çok keyifli idi. Ertesi günü bizi köye beklediğini söyledi. Eşimi eve bırakır biz de kahvede sohbet ederiz dedi. Memnuniyetle kabul ettim. Ertesi gün öğleden sonra ziyaretlerine gittik. Eşimi hanımı ve kızıyla tanıştırıp evine bıraktık. Biz de bir iki km uzaktaki bahçelerine doğru yürüyüşe çıktık. Biz de bahçe işlerini çok sevdiğimiz için bu gezinti beni çok mutlu etti.Keşke hanımları da çağırsaydık. Eşimin sebzelerle arası çok iyidir. Bahçemizde sebzeler ona ait, ağaçlar da benim işimdir. Severek uğraşırız.
Kadı Hüseyinin zoruyla yine bir poşet doldurduk. Eşim çok sevdiği için ellerimle semiz otu ve roka da topladım. Bir tane de nefis şeftali. Ben olsam fidandaki tek şeftaliyi verir miydim bilmiyorum. Fakat o; belki de ağacın ilk meyvesini bize ikram etti.
Dönüşte uğradığımız diğer bahçedeki müştemilattan tuzlu kolyoz balığı ikram etti. Buradan da biraz acı biber ve minik domatesler topladık. Dönüş yolunda elimizde iki dolu poşet vardı.
Bahçe ile genellikle hanımı ilgileniyormuş.Ellerine sağlık.
Vermenin nasıl bir erdem olduğunu bilen bir ailenin ferdi olarak onlara minnettar kalıyoruz.
“Kadı” lakabının nasıl “Hüseyin” adının önüne geçtiğinin hikayesini anlattı. Çok eski ve ilginç bir hikaye imiş. Belki özeline müdahele olur diye burada zikretmek istemiyorum. Fakat şunu öğrendim ki ancak hayatı boyunca hep adaletli davranan bir kişiye bu isim verilebilirdi.
Poşetleri eve bırakıp kahvehaneye doğru yöneldik.
Kahvehane sohbetleri beni genelde sıkar. Kadı Hüseyin de politik konuşmalardan hoşlanmazmış.
Maalesef masadaki diğer arkadaşlar biraz argo ve küfür ekleyerek bu tür konuşmaları bol bol yaptılar. Biz konuyu başka yerlere çekmeye çalıştıkça onlar tekrar güncel politikaya döndüler.
Kadı Hüseyinin mesleği gemicilik. Uzun yıllar gemilerde makineci olarak çalışmış. Mesleği öğreten kaptan ve gemi sahibi de İnebolu lu hemşerim olunca bizim sohbet bu alana kaydı.
Onbeş sene boyunca hemşerimin gemisinde çalışmış , gemiciliği ve deniz hayatını onlardan öğrendiği için minnetle anıyor.
Ben ise bu kadar denizci bir memlekette büyümeme rağmen altmışımda denizle buluşabildim.
Yarın 11 eylül cuma. Meteorolojik şartlar biraz düzelecek gibi. Kısmet olursa yarın sabah demir alacağız. Fakat Kemer köyü ve Kadı Hüseyin biz de güzel anılar bırakacak.